" İftiracı bir kadın, iki kere o soğuk muayene masasına yatmaz. O masanın ne demek olduğunu bilmeyenler için "delil" aramak kolaydır. Ama o çatalda, o spot ışıklarının altında, yabancı ellerin bedeninde bir suçun izini sürmesine izin vermek... Bu bir kurgu olamaz. İnsan, kendi onurunu ve bedenini bir yalan için iki kez o kadar savunmasız bırakmaz. İz çıkmayacağını bile bile, yıkanmış bir bedenin çaresizliğiyle o kapıları aşındırmak; iftiranın değil, "Ben buradayım, bu yaşandı!" diyen bir ruhun son çırpınışıdır."
Günlüğüne bunları yazmıştı. Anderson okuduğunda içi sıkışmış gibi hissetti.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Travma düz bir çizgi değildir; tekdüze, stabil, lineer hiç değildir.
Dalga gibidir.
Bir bakarsın güneş açmış.
Hava günlük güneşlik, perdesiz.
“İyileştim” dersin, içindeki gökyüzü berraktır.
Bir bakarsın şimşek çakmış.
Başından aşağı gökyüzü boşalır gibi olur.
Ne olduğunu anlamadan ıslanırsın.
Sığınacak bir şemsiye ararsın.
Bulamayınca çocuklar gibi yorganın altına saklanırsın.
Bu geriye gitmek değildir.
Bu dalganın üstünden geçmesidir.
"Acı çeken birinin "daha fazla acı çekmek pahasına" bu sürece girmesi, tek bir şeyi kanıtlar:
Gerçeği söyleme zorunluluğu.
İftira, konforlu insanların oyunudur. Benim gibi hayatta kalmaya çalışanların ise sadece gerçekleri vardır."