İnsan sözcüklerle özetleyerek dünyanın fizik yükünden kurtulmuştur, bilgi elde edebilmek için harcamak zorunda bulunduğu gücü ve süreyi kazanmıştır. Artık gitmesi, görmesi, dokunması, bulması, işitmesi, araması, koklaması, tatması gerekmez. Düşünmesi yeter.
Gerileme hızlanıp beka kaygısı baş gösterdikçe, okuryazarlar, seçkinler arasında bu defa dünya bilgisine karşı acilci ve faydacı-araçsalcı bir ilgi infilakı olacak; üstünlük kompleksinden de bir aşağılık kompleksi doğacaktır. Osmanlı'nın son onyıllarının düşünce dünyası, bir merak infilakıyla beraber, bu telaş ve karmaşaya boğulmuştur.
Tarihçi Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı'nın parlak çağında Hıristiyan rahipler İslam hakkında ayrıntılı bilgi ve ilgi sahibi iken, Müslüman ulemanın Hıristiyan dünyasına karşı ''batıl dindir, bilmeye gerek yok'' kayıtsızlığı içinde bulunduğunu söyler. Osmanlı Ulemasının, kendi ülkesindeki hıristiyan ve yahudiler hakkında da meraksız olduğunu ekler. İslam içi bir dava olarak, onyıllarca savaş halinde bulunulan İran'ın Şiiliği üzerine de az sayıda polemik risalesinden fazlası yoktur. İslam felsefesinin Eski Yunan'la Rönesans ve Aydınlanma arasında köprü kuran ''altın çağının'' eserleri de alaka dışıdır. Sistemli bir ilgisizlikle, ferah gönüllü bir meraksızlıkla karşı karşıyayızdır.
Osmanlıca'da ''merak'' kelimesi, 19. yüzyılın son çeyreğinde hâlâ malihûlya, yani melankoli anlamında, marazi bir durumu anlatmak için de kullanılıyordu.
İçgüdü, belli bir olay karşısında belli bir davranıştır. İçgüdüler öğrenilmezler ve deneme yoluyla kazanılmazlar. Öğrenebilen hayvanların içgüdüleri, öğrenebildikleri oranda, azalmaktadır. Düşmanını görmek, hayvanı ya bağırtır, ya kaçırtır, ya da düşmanına saldırtır. İnsanınsa ne türlü davranacağı belli değildir, daha doğrusu ne türlü davranacağı o anda içinde bulunduğu sosyal, ethik ve entelektüel koşullara bağlıdır. Bağırmak, kaçmak, saldırmak şöyle dursun, insan -eğer o anda işine öyle geliyorsa- düşmanını yanaklarından öpebilir.