Tanıl Bora

Tanıl Bora

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.2/10
1.469 Kişi
·
5.162
Okunma
·
62
Beğeni
·
2.628
Gösterim
Adı:
Tanıl Bora
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayıncı, Editör
Doğum:
Ankara, 1963
1963'te Ankara'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından 1984'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1984-87'de Yeni Gündem'de gazetecilik yaptı. 1988-89'da Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nin yayın kurulunda yeraldı. Birikim dergisinde editörlük; Toplum ve Bilim dergisinde yayın yönetmenliği yaptı.
1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütmekte, üç aylık sosyal bilimler dergisiToplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmeninliğini yapmakta, Birikim dergisinde yazmaktadır. Ek olarak, Radikal Gazetesi'nde haftalık futbol yazıları yazmaktadır.
Prens Sabahattin'in ifadesiyle: ''En büyük düşmanımız doğrudan doğruya kendimiziz.''
Tanıl Bora
Sayfa 43 - İletişim Yayınları
1992 yaz başında, Drina Nehri'nde yine, Foça'da ve Vişegrad'da öldürülen insanların cesetleri yüzdü. Tanıklar, 30 bin nüfuslu Vişegrad'da, kaçabilenler dışında genç erkek nüfusun tamamının kurşuna dizilerek Drina Köprüsü'nden nehre atıldığını anlattılar.
Tanıl Bora
Sayfa 150 - İletişim
Kur'an'da savaşla ilgili ayetlerin bile savaşı ancak bir zorbalık karşısında 'izin verilen' bir istisna olarak andığının tefsirini yapar; Çeçenistan'dan, Irak'tan, Suriye'den tekbir getirerek falaka atan, kafa kesen 'mücahit' fotoğraflarına bakarak şu soruları sorar:
bir yere “şeriatın gelişinin” simgesi olarak dünyaya dağıtılan böylesi bir fotoğraf hangi ruh halinin, nasıl bir din anlayışının göstergesidir?
Neden “adalet, özgürlük” diye bağıran insanların sevinç gösterilerini yansıtan bir fotoğraf değil mesela?
Neden şehrin meydanında halka ekmek, su, aş dağıtırken çekilmiş bir fotoğraf değil?
Neden doyurulan, giydirilen, yaraları sarılan, muayene edilen, ilaç verilen insanların fotoğrafı değil de bu falaka fotoğrafı?
Tanıl Bora
Sayfa 491 - İletişim
Lincin insanı dehşete düşüren, düşürmesi gereken yanı budur. İnsan topluluklarının güruhlaşması... Av güruhuna benzemesi... Barbarlaşması... İnsanlıktan çıkması...

Linç, en aşikar medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir.
Örgütsel çekirdeği Makedonya’da oluşan Jön Türk hareketi de bölgeyi “Türkleştirmek” için karşı çeteciliğe girişti. 1900 ’lerin başında, Makedonya, dünya çapında ünlenmiş bir eşkiyalık diyarı idi.
Tanıl Bora
Sayfa 32 - 2. Baskı Birikim Yayıncılık Ltd. İstanbul 1995
“ÖZYÖNETİMCİ sosyalizm” söylemi, 1950’lerin ve 1960’larn siyasî ikliminde, gerek Doğu ve Batı Avrupa’da gerekse Sovyetler Birliği’nde, “demokratik sosyalizm” veya “gerçek sosyalizm” idealiyle mevcut rejimlere muhalefet eden eleştirel sosyalist entelijensiya nezdinde son derece cezbedici bir çağrışım kaynağı idi.
Tanıl Bora
Sayfa 70 - 2. Baskı Birikim Yayıncılık Ltd. İstanbul 1995
Önsöz - Ömer Laçiner
Millet, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan, ama onun doğrudan, özdeş mantıklı ürünü olmayan bir toplumsallık çerçevesidir.
Tanıl Bora
Sayfa 11 - 2. Baskı Birikim Yayıncılık Ltd. İstanbul 1995
... Piyemonte İtalyan birliği uğruna isminden, refahından, egemenliğinden feragat etmişti; Sırbistan ise böylesi feragatler bir yana, diğer Slav halklarını ve devletlerini “Büyük Sırbistan”a kurban ediyordu...
Tanıl Bora
Sayfa 44 - 2. Baskı Birikim Yayıncılık Ltd. İstanbul 1995
“Havasından mıdır suyundan mıdır pek bilinmez bura insanlarının inat sürdürmede üzerine yoktur alimallah. Büyük bir olasılıkla dikkafalılıkta birinciliği hiç kimseye kaptırmayız. Politika yapması gereken birinci adamlarımızda bu huy sıkça görülmektedir. Bu güzelim ülkenin Arap saçına dönüştürülmesinde ve burada yaşayan ulus ile azınlıkların nerede ise birbirlerine girmesinde inat denilen faktörün aslan payı geçmiştir"
Şerafettin Ömer
Tan (Priştine), 22 Haziran 1991
Tanıl Bora
Sayfa 15 - 2. Baskı Birikim Yayıncılık Ltd. İstanbul 1995
278 syf.
·21 günde·10/10
Anahtar Sözcükler: İletişim, İletişimsizlik, yabancılaşma, bürokrasi, çatışma, kafkaesk, dava, simgesel anlatı.

Her şeyi halledip mutlu sona götüren yolu bulabilecek miydi? (Franz Kafka-Dava, 1925)

Öncelikle bu yazım bütünüyle bir Dava incelemesi değildir. Kafka’yı bir nebze olsun anladığım ölçüde yansıtmaya çalışacağım bir yazım olacaktır. Şimdiden okuyacak olanlara keyifli okumlar.

Yabancılaşma sorunsalı ile konuya giriş yapmak istiyorum. Günümüzde insan sosyal bir varlık olarak toplumsal bir hayat düzenin içerisinde yer alır. Bununla beraber gelişen teknolojinin ve hızlı değişimlerin insanı yalnızlaştırdığı bir bakıma yabancılaştırdığı gerçeği hepimizin malumudur. Teknolojinin hızlı gelişimi, insanlık tarihinin yüzyıllardır süre gelen normlarını görmezden gelir hatta onun nezdinde yok hükmündedir bile denebilir. Evet bir düzen gerçeği var. Bu düzenin bir dili, kuralı ve şartları var. Onun dilinden konuşup yalnızlaşmak mı yoksa dilini öğrenmeyip dışarda kalarak yalnızlaşmak mı? Öylesine tehlikeli bir düzen. Düzene savaş açmaksa neredeyse imkânsız, bir kere savaşayım desen, kendini hazırlasan ve karşısına çıksan hemen değişim gösteriyor, evrim geçiriyor ve senin verilerini anında geçersiz kılıyor. Düzenin silahları ise oldukça kuvvetli, teknoloji ise günümüzün en bilinen düzen silahıdır. Bu değişime yetişemeyen ve irdelenmesi gereken en temel unsur ise Ahlaksal normlarımızdır.

Hızlı bir düzen gelişimi ve değişimi karşısında aynı oranda ahlaksal gerileyiş insanlığımızı tehdit etmektedir. Kimilerimizde bu durum iç sızı olarak kendi varlığını hissettirir. Esasen bu durumu; “Gerçek Olanın Acısı” şeklinde ifade etmek daha doğru olacaktır. Düzenin saçmalığı karşısında kimilerinin(!) umutsuzluğunu eserlerinde yansıtmaya çalışır Kafka. Gregor Samsa gibi, Josef K. gibi.

Kafka, gerçekliği ele alırken, gerçeklikten asla uzaklaşmadan rüya biçiminde ele alınan gerçekdışı ve puslu bir dünya arasındaki çekişmelerini kendine özgü anlatımıyla yansıtır okuruna. Kendine özgü anlatımı günümüzde Kafkaesk olarak nitelendirilir. Esasen Dönüşüm adlı eseri; bir nebze olsun okurunu ürkütüyor olmasına mukabil çokta sıkıcı değildir ama Dava’sı öyle midir? Mahkemeler, davalar, avukatlar, takım elbiseli beyler hiçte okuruna cazip gelmeyecek bir içeriğe sahiptir. En hafif tabiri ile sıkıcıdır. Bu nedenledir ki çoğu okur, Kafka’yı okumaktan imtina eder. Peki ya gerçekten saydığım sıkıcı unsurlardan mı ibarettir Kafka’nın anlatıları? Elbette hayır. Kafka’yı anlamak için her bir cümlesini iki şekilde yorumlamak gerekir. Görüneni ve altta yatan anlamı, mesajı. Özellikle betimlemelerine bilhassa dikkat edilmelidir. Misal bir adamın evine varırken, o ev yukarıda mıdır, merdivenleri dar ve ölçüsüz oranda yüksek midir ya da dolambaçlı bir yapıya mı sahiptir, özellikle dikkat kesilmelidir bu ibarelere. Öyle ki bu betimlemeler bütünüyle gerçeği yansıtmaz, bir nevi Beckett gibi, daha adamın evine varmadan okura, o adamla ilgili ipuçları verir. Bu adamın evine giden merdivenlerin ölçüsüz yüksek olması bir anlamda, onun kolay ulaşılabilir olmadığının göstergesidir. Sonrasında fark edilir ki, adamla girişilen diyaloglarda bu ulaşılamamazlık belirgin ölçüde kendini hissettirir. Bakımsız, kıyafetleri acayip, şişman, kısa boylu olan karakterler karşı değerleri simgeler. Çoğu zaman umursamaz, yüksekten bakan ve bir yerlerden (sistemden veya kimi bağlantılardan) güç alarak davranışta bulunan kimselerdir.

“Üçüncü katta adımlarını yavaşlatması gerekti, nefes nefese kalmıştı, merdivenler de katlar da ölçüsüzce yüksekti, ressam da en tepede tavan arasında kalıyor olmalıydı.”
Yine aynı düzlemde bir başka sembolik anlatım ise Josef K.’nın adalet arayışı esnasında kimi yetkili kişilerce konuştuğunda karşımıza çıkar. Bu kişiler, K. İle konuşurlarken bulundukları yer ve mekân itibariyle K.’dan daha üstte ya da ayakta dururlar. En bariz örnek ise K.’nın rahip ile konuşmasıdır. K. zeminde iken rahip bir üst kattan seslenir ona.
“Konuşmanın sonunda bir sessizlik olur: “Aşağı inmeyecek misin?” dedi K. “nasıl olsa vaaz yok. İn buraya yanıma” “Artık inebilirim “dedi rahip; belki de bağırdığına pişman olmuştu. Lambayı çengelden alırken dedi ki: Seninle önce uzaktan konuşmam gerekiyordu, yoksa ben kolayca etki altında kalır, görevimi unuturdum.””

Simgesel anlatımları elbette önemli farkına varılması gerek ama ondan daha öte Kafka’yı Kafka yapan metaforlarıdır. Samsa’nın böceğe dönüşmesi en bilinenidir. Doğrusu Dava özelinde kitabın ilk cümlesi ile başlayan metafor (şayet fark edildi ise) okuru sarsacak ölçüde kitaba hazırlar. Hatırlayalım ilk cümlesini;
“Birisi Josef K.’ya iftira atmış olmalıydı, çünkü fena bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah tutukladılar onu.”
Tutuklamakla kastedilen esasen hareketten, eylemden alıkoymaktır. Doğrusunu isterseniz tutuklamakla, yakalamak anlamı oluşmasına mukabil sembol dilinde farklı bir anlamı mevcuttur bunun ve Josef K.’nın gelişiminin de durdurulduğunu ifade eder cümle. Öyle ki ne işine ayak uydurabilir ne de başka bir şeye odaklanabilir zihni. Adalet arayışında çürümüş düzeni olağan bir vaziyette karşılar, sorgulamaları vardır ama bu sorgulamalar karşı değerler karşısında bütünüyle ezilir. Okurlar özelinde de sorgulamalarının ezileceğini düşünmüş olacak ki gizil, sembolik ve metamorfoz bir anlatımı tercih etmiştir Kafka.

Gelinen son noktada Josef K.’yı anlamak için biraz da onun geçtiği yollardan geçmek gerekiyor sanırım ama bu bizim için oldukça zor olsa gerek. Sadece tahayyül edebiliriz düşüncesindeyim. Buyurun beraber edelim o zaman;
İki kolumuza sımsıkı sarılmış iki Bey, ıssız ve karanlık sokakta meçhule doğru ilerliyoruz… O iki Bey’in programlanmış iki birey olduğunu unutmadan tahayyül edelim lütfen;

“K. birden arkasına döndü, sordu: "Hangi tiyatroda oynuyorsunuz?" Beylerden biri "Tiyatro mu?" diye sorarak, ağzının kenarları seğirerek ötekine baktı danışmak için. Öteki, direnen organizmasıyla mücadele eden bir dilsizi andıran mimikler yaptı. "Size soru sorulmasına hazırlıklı değilsiniz." dedi K., şapkasını almaya gitti.”

Üstteki alıntıdan da fark edileceği üzere Beyler, esasen bürokratik bir duruş sergilerler ve bir noktadan güç alırlar, bu nokta yoruma açıktır farklı yorumlar gelebilir ama bana kalırsa bürokrasinin bireyleri kapitalist bir düzenden alır gücünü.

Yazımın başındaki iletişim hususuna dönecek olursak. Samsa’nın neden bir sabah böceğe dönüştüğünü daha net anlayabiliriz. Sistem dilini reddeden bir bireyin farklı konuşması, sistem tarafından reddedilir. Bir bakıma sistemin düzenini sarsacak veya bozacak olanları ezmek için onları böcek olarak addetmesi ve düzenin yapı taşlarınca ezdirmesi onun durdurulamaz yapısını ifade eder. Doğrusu hikâyeyi birde Samsa’nın gözünden okumak gerekirdi. Misal bize şöyle bir başlangıç yapabilirdi;

Bir sabah uyanıyorum ve çevremdeki herkes böceğe dönüşmüş… (Samsa’nın gözünden.)

Kafka’nın anlatılarını bir başka bakış açısıyla da değerlendirebiliriz. Bu bakış açısını kâbus formunda ele alınabilir. Anlatının bütününde gerçek dünyaya ait öğeler mevcut ancak sıradan gelişen olaylar bir noktadan sonra sıradanlığını yitirir, dehşet saçan olaylarla kaynaşarak ilerler. Mesela Josef K. sıradan bir çalışma gününde üst kata çıkar ve orada mahkeme işlerini yapan insanlara rastlar ya da onu tutuklamaya gelen insanların o çatı arasında dayak yediğini görür. Gerçek, bilinçaltı ile bütünleşerek Josef K.’nın karanlık bilinçaltının ya da buz dağının görünmeyen kısımlarına kapı aralar. Yolculuk hep şaşırtıcı ve dehşet vericidir. Dehşet verici olması ise bana göre; düzene karşı savaşılamayacağından ileri geliyor olup umutsuzluğu ifade etmesidir.

Kafka'nın Dava'sı, sebepsiz yere tutuklanan Josef K.'nın hikayesini anlatmasının yanı sıra günümüz toplum yapısını, düzeni ve hukuk sisteminin iç çelişkilerini yansıtmasıyla 21. Yüzyılın Kahini olarak addedilir.

Umutsuzluk ve iç çatışmalarla ilerleyen romanın en önemli mesajı ise düzenin acımasızlığı olsa gerek. Öldürmekle yetinmez, öldürür ancak utancının yaşamasını ister ki düzene karşı çıkacak olanların karşısında bu algı dimdik dursun diye.

“Bir Köpek Gibi!”
112 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Tanıl Bora'nın Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerde yayınlanan yazılarından derlenen bu kitabın esas amacı, Türkiye'de lincin bir rejim olarak uygulandığının kanıtlanmasıdır. Kitabın başlangıcına lincin tanımı ve -hâlâ kuşkusu olanlar için- neden kötü olduğu ile ilgili bir bölüm koyan yazar, sonraki kısımları kronolojik olarak Türkiye'de yaşanan linçler üzerine yazdığı yazılara bırakıyor. Kitabın son bölümünde ise, 2002-2013 arasında Türkiye'de gerçekleşen linç vakaları sıralanmış.

Hukukta, bir kişi suçu kanıtlanana kadar masum kabul edilir ve bu ilke de "masumiyet karinesi" olarak adlandırılır. Bu, hukukun temelini oluşturan ilkelerden biridir; zira tarih çok kötü eylemlerle suçlanarak öldürülen masumlarla doludur. Ancak bilindiği üzere, devletin en üst kademelerinden yargılaması devam eden kişiler için "bunlar terörist" denilen bir ülkede bu ilkenin işlemesini beklemek saflık olur. İşin kötü tarafı bu yargısız infazın aynısı halk nezdinde de sık sık gerçekleşir. Herhangi birisinin "Bayrağa küfretti", "Bunlar PKK'lı", "Ahlaksızlık yapıyorlar" söylemi üzerinden ilk defa gördükleri birisinin kafatasına tekmeler savuran azılı kalabalık dışarıdan bakıldığında vahşi bir hayvan sürüsünden pek ayırt edilemeyecek şekilde davranır. Tabii ki bu kalabalık yargılanmayı bir yana bırakın çoğu zaman "Halktan sert tepki", "vatandaş üzerine düşeni yaptı" vb. söylemlerle pohpohlanır.

Tanıl Bora, hem bu linç dinamiklerinin nasıl geliştiğini hem de bunun devlet eliyle nasıl kontrollü bir şekilde kullanıldığına dikkat çekiyor. Bazen bir tehdit unsuru bazen de bir sindirme politikası ile işleyen bu sürecin Türkiye'de bir yönetim biçimine tekabül ettiğini tarihsel verilerle temellendirmeye çalışıyor. "Eee onlar da hak etmişler canım!" diyenlerden olmamak için, okuyun, okutun.
166 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Mütemadiyen bir kaçma hali.Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor.Konuşamadığımızı yaşarken kaçırdıklarımızı kurallar içinde olduğumuz gerçeğini. Yer yer muhteşem cümleler ve aforizmalar eşliğinde anlatmıştır yazar.
'' Kendi dünyamdan çıktığımda basit cümlelerin öznesi oluyorum.''
166 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10
Barış Bıçakçı yine bu kitapta da farkını konuşturmuş. Her kitabın da farklı konulara değinip, üslubuyla her seferinde farklı bir şekilde etkilemeyi başarıyor. Bu kitapta ana karakter çok ilgimi çekti. Ve birazda tanıdık geldi :)) Neyse.. Ana karakterin analizleri hayata insana ve eşyaya yüklediği anlamlar çok özgün ve dikkat çekiciydi. Barış Bıçakçı beklemediğin yerde beklemediğin bir şeyden bahsetmeyi seviyor sanırım. Bu üslubu bende sevdim. Mesela yürüyüş yapılırken bir anda cezaevi aracını görmeleri ve cezaevi aracından inenlerin söyledikleri.. Bu işte birden yaralıyor okuru. O gözümüzü yumduğumuz acımasız gerçekleri, hissettirmeden sessiz sedasız karşınıza diki veriyor Barış Bıçakçı. Ve en önemli şeylerden biride kitapta bol bol yazar, şair, şiir, kitap, müzik önerileri var bu da çok hoşuma gitti.

Basılması beklenen roman için, yayın evinden aramalarına kadarki süreci anlatıyor zaten kitap. Bu bekleyişi anlatıyor daha çok. O kısmıda çok sevindim. Romanın ana karakteri için söylenenleri. Çok doğru ve çok hoşuma gitti. Okuduğunuzda göreceksiniz zaten neyden bahsettiğimi. Bu noktada şunu söylemek istiyorum sadece; Yaşamak kirlenmektir. Malesef..

Ve son olarak, o cinayet neyin cinayetiydi ? O kısmı anlamadım ben. Neden her yaşlanan cinayet diye tutturdu kitapta ? Çözemedim :)

Kitap genel olarak keyifli bir solukta okunabilecek bir kitap. Siz bana bakmayın ben fırsat bulamadım. İncelemeyi bile ancak paylaşabildim :)) Keyifli okumalar.

İncelemeyi buraya aktarırken hep bu şarkı vardı dilimde :) onuda ekleyeyim sizin için
https://youtu.be/iH1FL8kLpjQ
341 syf.
"Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası Bosna-Hersek", 1994 yılında piyasa çıkmış bir kitaptı. Yazarı Tanıl Bora, iyi bir sosyolog ve yazardır. Bu kitabının yeni baskısı olmadığı için, uzun süredir arıyor, kendisinde dahi bulamıyordum. Neyse ki yeni baskı yapılmış. TÜYAP’ta görünce hiç duraksamadan alıverdim. Kitap, savaş devam ederken yazılmıştı. Yeni bir önsöz ve Kosova için yazılan ikinci baskı yazısı dışında hiçbir müdahale yapılmamış.

Şunu hemen ifade edeyim ki, Tanıl Hoca beni yanıltmadı, çok başarılı bir dönem kitabı oluşturmuş. Üstelik dediğim gibi, kitap Bosna Savaşı devam ederken, acılar ve olaylar çok taze iken yazılmıştı. ( Bu nedenle 1995 yılına ait her şey gibi, Srebrenica Katliamı ve Dayton Barış’ı gibi konular kitapta yok. ) Bora’nın, kitabı henüz 30 yaşında iken kaleme aldığını da ifade etmeliyim.

Bosna benim için çok kıymetli, ilgi çekici bir bölge. İlkgençlik yıllarıma denk gelen o dönemi milliyetçi-muhafazakậr hislerle yaşamış biri olarak nispeten objektif bir bakış açısıyla yazılmış bu kitabı merak ediyordum.

Bu anlamda kitabı biraz da yüreğim pırpır ederek okudum. Öyle ya, yıllarca doğru bildiğim pek çok şey şehir efsanesi çıkabilir miydi? Hadiseler bize anlatılan gibi olmayabilir miydi? Çok sevdiğim Aliya İzzetbegoviç, gerçekten benim kafamdaki portreye uygun muydu?

Cevap vereyim; evet… Bora’nın farklı ve nispeten objektif bir pencereden yazdığı kitap sona erdiğinde Bosna ve Bosna Savaşı ile ilgili hemen her şeyin yerli yerinde olduğunu hissettim. Mesela Bogomillik ile ilgili bildiklerim, Bosna tarihi, Güney Slavları… Osmanlı dönemi Bosna’sı; Bosnalıların din algıları… 20. Asırda yaşananlar… Keza Aliya İzzetbegoviç’in fikir dünyası ile ilgili düşündüklerimin, gerek Sırp gerekse de İslamcı çevreler tarafından bir siyasal İslamcı gibi gösterilme çabalarının beyhude oluşunu gördüm…

Kitap Bosna tarihiyle başlıyor. Tarihi süreçte Bosna ve Boşnak kimliğini anlatan bölümden sonra iç savaş dönemine geçiliyor. Maalesef o acı yılları tekrar hatırlamak zorunda kalıyoruz. Bu sırada her Sırp aynı mıdır sorusunun cevabını alabiliyoruz ve savaş ile ilgili pek çok şeyin de…

Diğer bölümlerde Sırbistan ve Hırvatistan’da milliyetçilik ile Bosna-Hersek’in durumu işleniyor. Akabinde ise önce dünyanın Bosna Savaşına bakışı ve son olarak da Türkiye kamuoyu ve devletinin Bosna meselesindeki durumu anlatılıyor.

Kitapta altını çizdiğim çok fazla yer oldu. Bazılarını paylaşmak isterim:

“Bosna-Hersek her şeyden önce halklar arasında, hele "yüzyıllarca bir arada yaşamış" halklar arasında milliyetçi kışkırtmaların nelere yol açabileceğine dair bir büyük "derstir."
“Zira Bosna-Hersek -ki onun Yugoslavya'nın etnik ve kültürel mozayiğinin minyatürü olduğu söylenmiştir...Yugoslavya'da "birlikte yaşama pedagojisi" açısından en tecrübeli ve "gelişkin" toplumsal gerçeklik, Bosna-Hersek'inkiydi... Dolayısıyla Bosna-Hersek'in 'yitişi', herhangi bir dini-milli taraf ( öncelikle, sistematik bir etnik kırımın seçilmiş ve ağırlıklı mağduru olan Müslümanlar) adına bir kayıp, bir yenilgi olmaktan öte bu umudun yitişidir, yenilgisidir.”

“Cinayetler özellikle genç nüfusu hedef aldı. Genç erkeklerin öldürülmesi ve genç kadınların ırzına geçilmesi, Bosna-Hersek'te Sırp olmayan nüfusun ve özellikle Müslümanların kökünü kurutmaya dönük bir strateji idi...Prijedor'da kentin Müslüman belediye başkanı Muhamed Celayic işe yakalanan bütün öğretmenler ve hekimler toplama kamplarında öldürülmüştü.”

“İslamcılığa sempati duyduğu söylenemeyecek olan pek çok Batılı gazeteci ve yazar, İzzetbegoviç'in gerek demeçlerinde gerekse kendisiyle yapılan mülakatlarda uluslararası cihad ve İslami totalitarizm perspektifinden uzak bir tutum sergilediğine dair karşı kanıtlar ve izlenimler sunmuşlardır.”

Ve son olarak, acılardan daha acı olan şu şey:

“Bosna-Hersekliler için belki de en büyük travma, saldırının, cinayetin, işkencenin, eziyetin düne kadar iç içe yaşadıkları komşularından, iş arkadaşlarından gelmesi oldu.“

Özetle, Bosna Savaşı ile ilgili bilgi sahibi olmak ve yetkin bir eser okumak isteyenler için, yıllar sonra yeni baskısının yapılmasının elzem olduğunu ispatlayan, çok iyi bir çalışma bu kitap.
291 syf.
·10/10
Tipik, eğlenceli, okurken okuru fazla sıkmayan, bi sayfa daha bi sayfa daha dedirten değişik bir kitaptı. İlerde tekrar okumayı düşündüğüm nadir kitaplardan birisi haline geldi.
299 syf.
·1 günde·Beğendi
Bu kitabı Behzat Ç. dizisini izlemediğim için mi çok beğendim bilmiyorum ama yazarın samimi dili kitabı soluksuz okutuyor. Kitabın sonunu çok beğendim. Memnun kalıp akabinde birkaç kitabını daha okudum. Emrah Serbes'in yeteneği kendini gösteriyor. Genç yazar ilerde daha iyi romanlar yazacağının sinyalini veriyor. Tavsiye ediyorum.
112 syf.
Tanıl Bora’nın sosyolog ve siyaset bilimci kimliğiyle ortaya koyduğu bir kitap bu; Türkiye’nin linç Rejimi. Değişik zamanlarda yazılmış makalelerin toplandığı ve yeni baskıda güncellenmiş bir esere dönüştürülmüş bir kitap. İstifade ettiğim, irkildiğim ve dahası kendi muhasebemi yapıp, bugüne uyarlayabildiğim bir çalışma olduğunu söylemem lazım.

Toplumları ikiye ayırabiliriz belki de; linçe yatkın toplumlar ve linçin olmayacağı toplumlar. Tabii ki bu gerçek bir hukuk devleti olmak, demokrasinin uygulanırlığı ile doğrudan orantılı bir durum.

Önce bir günah çıkarayım; çok şükür hayatım boyunca bir linçe katılmadım ancak linçin savunucusu oldum maalesef! Kitapta çok açık şekilde anlatılan linçi meşru gören, destekleyen saiklerin ve devletlu yahut milli(!) gerekçelerin etkisinde olduğum yıllarım çok oldu. Hiç unutmuyorum, 2005’te askerde iken Trabzon’da gerçekleşen bir linç girişimini “ama onlar da hak etmişler” diye savunduğum zaman, asker arkadaşım bir başka öğretmenin büyük bir şaşkınlıkla bana, “senin gibi birisi nasıl olur da linç kültürünü olumlayabilir?” dediğini… Linç böyle bir şeye dayanıyor işte, toplumun şiddetten uzak kesimlerince bile, “Evet ama…” ile başlayan cümlelerle, milli yahut başka bir şeye dayalı bahanelerle savunulabiliyor, görmezden gelinebiliyor. Halbuki linç ne sebeple olursa olsun bir barbarlıktır, insanlıktan ayrılmaktır.

Kitapta Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki bazı linç olaylarından söz ediliyor. 6/7 Eylül olaylar mesela… İnsanlığımızdan utanmamız gereken, zulmü kim yaparsa yapsın karşı durmamız gereken bir vahşet. Onlarca insan, sırf etnik kökenleri ve dinleri nedeniyle öldürülmüş, onlarca kadına tecavüz edilmiş! Bosna’da yapılanlara ne kadar tepkiliysem, bu sefer bizimkilerin(!) yaptıklarına o kadar tepki vermem gerekiyor. Çünkü bu işin hiç öyle “ama şöyleydi, ama böyleydilik” bir tarafı yok.

Ben size kitapta 6. baskıya önsöz kısmında bahsedilen meşhur ve meşum bir KHK maddesinden yola çıkarak bugün devam eden bir başka linçten söz etmek istiyorum. KHK ile işlerinden atılan, damgalanan, terörist diye itham edilen insanlar var bu ülkede. Öyle ki, kundaktaki bebek, 5 yaşında çocuk bile tuhaf gerekçelerle hapis cezası verilen anne, babasıyla birlikte bile sınırı geçmek isterken öldüğü zaman, “FETÖ’cü öldü” diye başlık atabilen vicdansız ve aşağılık bir medya kolu var; nefret dili var. Bu insanlar şu an fiziken değilse bile manen linç ediliyorlar. İş bulamıyorlar, telefonla konuşulmak istenmiyorlar, eski arkadaşları onlarla bir yerde görüşüp bir hatıra fotoğrafı çekinseler haklarında soruşturma açılıyor, kitapta bahsedilen NAZİ Almanyası gibi bir ihbar yağmuru var; tabiri caizse Almanya’daki Yahudiler gibi yaşamaya zorlanıyorlar. Yani, demem o ki, linç devam ediyor.

Ha, siz yine de okumayın bu kitabı. Çünkü maalesef bırakın kitabı okumayı, benim şu yorumlarımı dahi sindiremeyip, “Evet ama” diye cümleler yazıp, en nihayetinde Tanıl Bora’yı yahut kitapta bahsettiği olumlu örnek Ahmet Turan Alkan’ı olduğu gibi bu fakiri de suçlayabilecek tipler maalesef her zaman varlar ve olacaklar. Oysa, değişmek, anlamak, muhasebe yapmaktır önemli olan.

Tıpkı benim yaptığım gibi…

Yazarın biyografisi

Adı:
Tanıl Bora
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayıncı, Editör
Doğum:
Ankara, 1963
1963'te Ankara'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından 1984'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1984-87'de Yeni Gündem'de gazetecilik yaptı. 1988-89'da Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nin yayın kurulunda yeraldı. Birikim dergisinde editörlük; Toplum ve Bilim dergisinde yayın yönetmenliği yaptı.
1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütmekte, üç aylık sosyal bilimler dergisiToplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmeninliğini yapmakta, Birikim dergisinde yazmaktadır. Ek olarak, Radikal Gazetesi'nde haftalık futbol yazıları yazmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 62 okur beğendi.
  • 5.162 okur okudu.
  • 146 okur okuyor.
  • 2.697 okur okuyacak.
  • 47 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları