Tanıl Bora

Tanıl Bora

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.1/10
3.065 Kişi
·
10,9bin
Okunma
·
116
Beğeni
·
4.302
Gösterim
Adı:
Tanıl Bora
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayıncı, Editör
Doğum:
Ankara, 1963
1963'te Ankara'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından 1984'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1984-87'de Yeni Gündem'de gazetecilik yaptı. 1988-89'da Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nin yayın kurulunda yeraldı. Birikim dergisinde editörlük; Toplum ve Bilim dergisinde yayın yönetmenliği yaptı.
1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütmekte, üç aylık sosyal bilimler dergisiToplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmeninliğini yapmakta, Birikim dergisinde yazmaktadır. Ek olarak, Radikal Gazetesi'nde haftalık futbol yazıları yazmaktadır.
Beyoğlu’ndan esnaf Sabri Çelebi, 7 Temmuz’da polisten kaçan göstericilere yanında birkaç esnafla birlikte palayla saldırdı. Video kayıtları üzerine gözaltına alınan Çelebi serbest bırakıldı. Kamuoyundaki tepkinin etkisiyle yeniden yakalama kararı çıkarıldığında, yurtdışına çıkmış olduğu öğrenildi. Çelebi Türkiye’ye döndü ve savcının 27 yıl hapis isteminde bulunmasına rağmen tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.
İnsan topluluklarının güruh yanı, beşerin güruh çehresi, en yalın haliyle linçte zuhur eder. Güruh, formunu linçte bulur.
Güruhlaşmak, insan kalabalık içinde anonimleşir, sürü içinde erirken, yılanın gömleğini sıyırıp atması gibi, bireysel varoluşundan çıkmasıdır. Kontrolden, ahlaktan, vicdandan istifa etme halidir. Güruh, yüzsüz ve isimsizdir. Güruh girdabına giren insan, sürünün güdümüne, güdüselliğine kapılmıştır.
Sosyal medyadaki ahlaksız, akılsız hücum ayinlerine bunun için "linç" deniyor; kalabalığa karışıp tekme atıyorlar, yüzsüz ve isimsizdirler. Kendilerini isimleriyle temsil etseler bile, o güruhlaşma 'cezbesine kapılmışken, yüzsüzleşirler.
''Milli öfkeyi'' seferber edip bir noktada kontrol altına almak; bir linç potansiyeli oluşturup bir noktada veya ara ara gemlemek, faşizmin sarkacıdır.
Tanıl Bora
Sayfa 37 - Birikim Kitapları
Eskişehir'de üniversite öğrencisi olan 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, 2 Haziran'da altı kişi tarafından tekmelenip dövülerek öldürüldü. Radikal muhabiri İsmail Saymaz'ın ulaştığı görüntü kayıtlarından, linççilerden birinin polis memuru Mevlüt Saldoğan, diğerlerinin sivil vatandaşlar olduğu anlaşıldı: Harman Ekmek Fırını'nın sahibi İsmail Koyuncu, akrabaları Ramazan Koyuncu, Muhammet Vatanseven ve Ebubekir Harlar.
1992 yaz başında, Drina Nehri'nde yine, Foça'da ve Vişegrad'da öldürülen insanların cesetleri yüzdü. Tanıklar, 30 bin nüfuslu Vişegrad'da, kaçabilenler dışında genç erkek nüfusun tamamının kurşuna dizilerek Drina Köprüsü'nden nehre atıldığını anlattılar.
Tanıl Bora
Sayfa 150 - İletişim
Gezi protestolarında Ali İsmail Korkmaz'ın polislere "yardım eden" esnaf tarafından linç edilerek öldürülmesi hatırlardayken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2014 Kasım'ında sarf ettigi "Benim esnafım gerektiginde polistir" sözleri, elbette irkiltici olmuştu. Tam olarak şöyle diyordu:

“Bizim medeniyetimizde bizim millet ve medeniyet ruhumuzda, esnaf sanatkar gerektiginde askerdir, alperendir. Gerektiğinde cephede vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiginde asayişi tesis eden polistir. Gerektiginde adaleti saglayan hakimdir, hakemdir.”
Gezi olaylarındaki linç vakalarının en vahimi, en acısı, can kaybıyla sonuçlanan Ali İsmail Korkmaz vakasıdır. Eskişehir’de üniversite öğrencisi olan 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, 2 Haziran’da altı kişi tarafından tekmelenip dövülerek öldürüldü.
Tanıl Bora
Sayfa 77 - Birikim Yayınları
Genel, evrensel bir ahlâkî ve politik sonuç çıkartacak olursak, linçin tek karşılığı var: Barbarlık.
Tanıl Bora
Sayfa 64 - Birikim Yayınları
270 syf.
·Puan vermedi
“Hak milletin, şan onun,
Gövde senin, can onun,
Sen öl ki o yaşasın;
Dökülecek kan onun” (Ziya Gökalp)

Muhammed Ali Clay, Vietnam Savaşı’na katılmayı reddediyordu: “Vietnamlılarla bir alıp veremediğim yok, hem onlar beni sizler gibi zenci diye hiç aşağılamadılar, bana hiçbir kötülük yapmadılar” Dünyaca ünlü boksör de olsan devletinin dış politikasına öyle kafana göre karşı çıkamazsın. Bunun bir bedeli olmalıdır. Amerika da öyle düşünüyordu. Amerikan Boks Federasyonu Muhammed Ali’nin Dünya Boks Şampiyonu unvanını geri aldı ve lisansına el koydu. Onu ‘social death’ haline getirmeye ahdetmiş olan A.B.Devletleri, Muhammed Ali’yi vatan haini ilan etti ve herhangi bir eyalette maça çıkmasını yasakladı.
Kaostan korktuğumuz-belki de haz etmediğimiz- için devlet denen karmaşık yapıyı kurduk. Çok güzel. Bu karmaşık yapının varlığını devam ettirebilmesi için vergi koyma, cezalandırma gibi bazı güçleri elinde bulundurması gerekiyordu. Mantıklı. Düzenin bozulmaması için onun otoritesini kabul etmeli ve mutlak özgürlüğümüzden birtakım fedakarlıklarda bulunmalıydık. Peki. Bazı durumlarda (bu durumların neler olduğuna o karar verecekti) pek çok hakkın elinden alınabilecekti. Yaanii. Artık o ne derse oydu, onun sözü senin sözün olacaktı, aksi fikir beyan etmen durumunda ya fikrin ya sen imha edilecekti. Eee ama yok artık… Oysa her şey ne güzel başlamıştı. İlişkimiz ne ara böyle hastalıklı bir hal aldı? Neden böyle olduk? Bizi daha iyi yaşatması için kurduğumuz yapı neden sürekli ölmemizi ister hale geldi? Birinin bir hatırasını okumuştum: Bir binbaşı, bir eri evire çevire dövmekteydi. Ve her darbeden sonra ere şöyle soruyordu: ‘Seni ben neden dövüyorum?’ Askerin cevabı mutlak itaatin trajikomik halini gözler önüne seriyordu: ‘Benim iyiliğim için komutanım.’
İnsanlık bu saydıklarıma hiçbir itirazın olmadığı, gücü buldukça da daha çok şımaran pek çok acı tecrübe yaşadı. Aralarında belki de en acısı Nazi Tecrübesiydi. Sebastian Haffner bu saçmalığın nasıl olup da böyle kabul görebildiğini anlatıyor. Bunu büyük resme bakarak değil münferit vatandaşın gözünden yapıyor. Senin, benim basit seçimlerimizin ne gibi feci sonuçlarının olabileceğini ürpertici bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet denen mekanizmanın hiç hata yapmayacağını düşünmenin veya hatasına itiraz edilemeyeceği fikrinin nihayetinde milyonlarca masum insanın öldürülmesine göz yummaya varan bir vicdan felcine sebep olduğunu anlatıyor. Ürpererek okuduğum bu kitabı tüm insanların ‘bir Alman kardeşinizden uyarılar’ olarak görmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü insanlık aynı yerden yara almaya devam ediyor.
Yazar şu enfes tespiti yapıyor: “Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslavakya değildi, Almanya’ydı. Önce münferit her Alman bu rejimi kabullenmeliydi. İnsanlar korkutuldu. Ya hapishane ya uysal vatandaş ikilemine sokuldular. “Sopa yememek için sopa atanların safına geçtiler.” Bir jenerasyon bu zihniyette bir eğitim sistemine maruz kaldığı için birey veya vatandaş olarak değil militan olarak yetişti. “Bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekala ölümcül ciddiyette bir dünya görüşü olarak büyük siyaset sahnesine geri dönebilir.” İnsanlar hamaset dolu aşırı milliyetçilikle afyonlandılar. “şatafatlı bir ulusal övünme; Alman düşüncesi, Alman hissiyatı, Alman erkeği, ve benzeri kavramlar etrafında yaratılan masturbatif yapmacıklık.” Tüm bunları okuduğunuzda aklınıza yakınınızdan somut örnekler geliyorsa yazarın “belki Nazi olmuyorduk ama Naziler için kullanılabilir bir malzeme haline geliyorduk” dediği yola girilmiş olabilir.
Vatanseverlik bana kalırsa soyut bir kavram. Vatanı sevdiğini iddia eden ve bu payeyi kimselere bırakmayan birçok insan; insanı sevmiyor, yaşamı sevmiyor, hayvanı sevmiyor, ağacı, toprağı, çayırı çimeni, çiçeği böceği sevmiyor. Acep vatandan kasıtları nedir bunların? Bu insanların sadece kendi fikirlerinden, kendi ceplerinden, kendi hanelerinden ibaret gördükleri farklı bir vatan ve devlet anlayışı var anladığım kadarıyla. İşte bu, Nazım Hikmet’e “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Dedirten aymazlık. Bu beraberinde çok tehlikeli bir durumu getiriyor. İnsanlara vatan kavramını öğretmeden, mantık derslerine müfredatta yeteri kadar yer vermeden ‘vatanına göz dikeni ez oğul’ dersen kendi fikrine uymayan herkesi ezmeye kalkışması gayet olasıdır. Zira ben, vatanı kendi fikirlerinden ibaret sayan, o fikirlere karşı çıktığında vatana ihanet etiğinizi düşünen yüzlerce insan tanıyorum. Halbuki hiçbir insan hatasız olmadığı gibi hiçbir devlet de hatasız değildir. Bu hatayı dile getirmek de vatan hainliği değildir. İsrail’in Gazze politikasını protesto eden Yahudiler vatan haini değildir. Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlılar vatan haini değildir. Kendi devletleri öyle deseler de değildir.
Bir ailenin ferdi olduğumuz gibi bir milletin ve devletin de ferdi olarak doğuyoruz. Onlara olan aidiyetimizden dolayı sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüz oluyor. Başarıları göğsümüzü kabartıyor. Ona laf edenlere öfkeleniyor, rencide oluyoruz. Nasıl ailemiz mutlu olsun istersek ülkemizin her ferdi de mutlu olsun istiyoruz. Bunlar gayet insani. Ama bazen kabullenmesi zor olsa da aile bireylerimiz bazı haltlar yiyebilirler. Onları uyarmak, yanlışlarından döndürmeye çalışmak bu sevginin bir devamıdır aslında. Aksi halde “Aile Şerefi(1976)” filmindeki Oktay’ın babasına dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi: “Oğlum için bütün dünya ölsün”
Herman Hesse “ Ben bir vatanseverim ancak vatan ile insan arasında bir tercih yapmak durumunda kalsam tercihim her zaman insandan yana olur.” Diyor. Şeyh Edebali de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı önemsemeyen, bireyi yok etmeye çalışan, aykırı her fikri susturan ve hain ilan eden devlet ile ilgili atalarımız “zulm ile abad olanın ahiri berbad olur” demişler. “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Ortada pek çok güç ve yetki verip kurduğumuz bir mekanizma var. Bir de onu sorgulanmayan, eleştirilmeyen, denetlenmeyen hatta tapılan bir konuma getirdiğimizde hem ona hem kendimize zarar veriyoruz. Onu uyarmalıyız, bazen ona karşı çıkmalıyız, doğruları yüzüne haykırmalıyız. Bunu onun iyiliği için yapmalıyız. Tabi bu bizi ‘sakıncalı’ olmak ile ‘makbul vatandaş’ arasında kalmaya zorlayacak. Yanlış tercihin acı sonuçlarını görebilmek için tarihin çöplüğünü biraz karıştırmak yeterli. Vatandaş olarak insanın önünde bence çok basit iki seçenek var: Şartsız şurtsuz eğriye eğri doğruya doğru demek veya 155’i aramak.
O yüzden derin bir nefes almalı, cesaretimizi toplamalı ve Nazım Hikmet’e nazire yaparak şöyle demeliyiz: Muhammed Ali vatan hainiyse, Siyonizme kafa tutan Yahudiler, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlar vatan hainiyse, 1919’da Mustafa Kemal vatan hainiyse yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla ben de…”
-“Hayin, vatan hayini. Vallahi 155’i ararın.”
92 syf.
·1 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Mutsuz Olmak kitabını önerdim:
https://youtu.be/geVOXsOAOfo

https://i.ibb.co/CszHYPs/IMG-8026.jpg

Geçen gün Bostancı'da yürürken çektim bu manidar fotoğrafı. Herkesin bizden mutlu gözükmemizi istediği bir dönemde, pozitiflik naralarının atıldığı ve küçük şeylerden mutlu olmamız gerektiğini dillerinden düşürmeyen mutluluk uyuşturucularının enjekte edildiği bir zaman diliminde.

Dünya sancısının ve anlam arayışının bu kadar ötelendiği bir dönemde sokaklarımızda yanı başımızdan geçen bu insanları anlamamız gerekmez mi? Kimdir, ne yapıyor bu insanlar? Bu insanları gördüğümüz zaman mekanik tavırlarla devam ettiğimiz yürüyüşümüze nasıl bilinçli bir mutsuzluk katamıyoruz?

Fotoğrafta o kadar çok mutsuzluk var ki, çektiğim zamandan beri detayları üzerine düşünüyorum. Eğlence ve oyun dünyası arka planında, perspektif olarak müteahhit göbeklerinin altında ekmeğini kazanmaya çalışan ve bunu da hiçbir ses çıkarmadan yapmaya çalışan bir adam. Sesini çıkarsa o da biliyor ki, ona da mutlu olması gerektiğini hatırlatırlar. Daha çok beğenilmesi ve hayattan kopmaması için başka insanların duymasından hoşlanacağı şeyleri söylemesi gerektiğini öğütlerler.

Metrelerce yakınında "İhtiyaçlarına SMS yeter" cümlesi dünyanın mutsuzluklarıyla aramızın ne kadar açıldığını gösteriyor. Oysaki mutluluk ile aramızda sadece metrelerce fark var. Bizim budala vurdumduymazlığımız, kayıtsızlığımız ve yeni nesil bebelerin dilinden düşürmediği içi kof umutsuzluklarımız yüzünden o adamın arabası yavaş gidiyor. Çünkü içi ekmek dolu. Oysaki yanında onun rızk yöntemiyle mücadele etmeye çalışan bir başka modelde araba, adamın arabasının artık kabul edilmeyen ve mutsuzluk veren bir türde olduğunu söylüyor. Zaten umutsuzluk ile mutsuzluk arasında tek harf fark vardır, u harfi mutsuzluğun önüne geçip sizin bilinçli bir şekilde mutsuz olmanızı engelliyordur.

Binalar sanki adamı altına alıyor, arkeoloji basamakları gibi en arkada müteahhit kahkahaları, onun önünde lunapark ve en önde de yüzleşmemizi bekleyen dünya sancıları var. İşte, hayatın arkeolojisi bu. En öndeki katmanı anlamak için en altta kalana bakman gerekir. Eğer bir toplumda birileri mecburen mutsuzsa, birileri de mecburen mutludur.

Benim güzel ve arkamda herhangi bir araba taşımadığım hayatımda bir ergen gibi mutsuz olmaya hakkım yok. Sadece empati kurabilmek ve pek çok şeyi içselleştirebilmek için mutsuz olmayı severim. Bence Wilhelm Schmid de bunu demiş olmalı bu kitabında. Zira o adamın da içinde bulunduğu mutsuzluk ile mutluluk arasındaki uçurumun niceliği ne kadar artarsa ulaşılan şey de bir o kadar değerli olur. Nötr hayatlarımızda tanımına acı bile demeye bin şahit gereken şeyleri, kurguladığımız hiç dünyalarımızda ne kadar da bir halt zannediyoruz.

Eski Ahit'in 7. Bap, 3. cümlesinde yas tutmak gülmeyle eşdeğerdir ve bunun kalbi iyileştirdiği söylenir. Eğer ki mutsuzluklarınız sizi hayatla ilgili daha yüce bir anlam, hedef arayışına ya da evreni tanıma istencine yönlendirmiyorsa, sorunu kendinizde arayın bence. Kağıt toplayan bir adam gördüğünüzde, çöpleri karıştırıp bebeğine çocuk bezi alabilmek için gelir olabilecek herhangi bir şey arayan adam gördüğünüzde, masum oldukları halde öldürülen sayısızca insanı düşündüğünüzde bilinçli mutsuz olma kavramının bize değil de onlara daha çok yakıştığını idrak ederiz. O yüzden mutluluğun da mutsuzluğun da bilinçsiz olanı uyuşturucu gibidir. Her daim ilk deneyimde tattığın zevki aramak istersin ama bilinçsizce yaşam kaliteni düşürmekten ve endorfin yalaması olmaktan başka yaptığın bir şey yoktur.

Büyük şeylerden acı ve mutsuzluk duyarken, küçük şeylerden mutlu olmanın pek de bir değeri yoktur. Çünkü matematik bunu söyler. O mutsuzluklar, adımlarınızı attığınızda dünyanın kabul edilemezliğini ve sizin bu konuda bir şeyler yapmanız gerektiğini hatırlatmıyorsa, üzgünüm ama okuduğunuz yüzlerce kitabın hiçbir anlamı yoktur.

İşte... Bütün bu düşüncelerin küçük bir beyinden geçtiği anda Dostoyevski'nin Ivan Karamazov karakterini tasarlarken sarf ettiği o muhteşem cümle aklıma gelir ve sahne kapanır:

"Tanrıma isyan ettiğim yok, dedi. Sadece "dünyasını kabul etmiyorum".
278 syf.
·21 günde·10/10
Anahtar Sözcükler: İletişim, İletişimsizlik, yabancılaşma, bürokrasi, çatışma, kafkaesk, dava, simgesel anlatı.

Her şeyi halledip mutlu sona götüren yolu bulabilecek miydi? (Franz Kafka-Dava, 1925)

Öncelikle bu yazım bütünüyle bir Dava incelemesi değildir. Kafka’yı bir nebze olsun anladığım ölçüde yansıtmaya çalışacağım bir yazım olacaktır. Şimdiden okuyacak olanlara keyifli okumlar.

Yabancılaşma sorunsalı ile konuya giriş yapmak istiyorum. Günümüzde insan sosyal bir varlık olarak toplumsal bir hayat düzenin içerisinde yer alır. Bununla beraber gelişen teknolojinin ve hızlı değişimlerin insanı yalnızlaştırdığı bir bakıma yabancılaştırdığı gerçeği hepimizin malumudur. Teknolojinin hızlı gelişimi, insanlık tarihinin yüzyıllardır süre gelen normlarını görmezden gelir hatta onun nezdinde yok hükmündedir bile denebilir. Evet bir düzen gerçeği var. Bu düzenin bir dili, kuralı ve şartları var. Onun dilinden konuşup yalnızlaşmak mı yoksa dilini öğrenmeyip dışarda kalarak yalnızlaşmak mı? Öylesine tehlikeli bir düzen. Düzene savaş açmaksa neredeyse imkânsız, bir kere savaşayım desen, kendini hazırlasan ve karşısına çıksan hemen değişim gösteriyor, evrim geçiriyor ve senin verilerini anında geçersiz kılıyor. Düzenin silahları ise oldukça kuvvetli, teknoloji ise günümüzün en bilinen düzen silahıdır. Bu değişime yetişemeyen ve irdelenmesi gereken en temel unsur ise Ahlaksal normlarımızdır.

Hızlı bir düzen gelişimi ve değişimi karşısında aynı oranda ahlaksal gerileyiş insanlığımızı tehdit etmektedir. Kimilerimizde bu durum iç sızı olarak kendi varlığını hissettirir. Esasen bu durumu; “Gerçek Olanın Acısı” şeklinde ifade etmek daha doğru olacaktır. Düzenin saçmalığı karşısında kimilerinin(!) umutsuzluğunu eserlerinde yansıtmaya çalışır Kafka. Gregor Samsa gibi, Josef K. gibi.

Kafka, gerçekliği ele alırken, gerçeklikten asla uzaklaşmadan rüya biçiminde ele alınan gerçekdışı ve puslu bir dünya arasındaki çekişmelerini kendine özgü anlatımıyla yansıtır okuruna. Kendine özgü anlatımı günümüzde Kafkaesk olarak nitelendirilir. Esasen Dönüşüm adlı eseri; bir nebze olsun okurunu ürkütüyor olmasına mukabil çokta sıkıcı değildir ama Dava’sı öyle midir? Mahkemeler, davalar, avukatlar, takım elbiseli beyler hiçte okuruna cazip gelmeyecek bir içeriğe sahiptir. En hafif tabiri ile sıkıcıdır. Bu nedenledir ki çoğu okur, Kafka’yı okumaktan imtina eder. Peki ya gerçekten saydığım sıkıcı unsurlardan mı ibarettir Kafka’nın anlatıları? Elbette hayır. Kafka’yı anlamak için her bir cümlesini iki şekilde yorumlamak gerekir. Görüneni ve altta yatan anlamı, mesajı. Özellikle betimlemelerine bilhassa dikkat edilmelidir. Misal bir adamın evine varırken, o ev yukarıda mıdır, merdivenleri dar ve ölçüsüz oranda yüksek midir ya da dolambaçlı bir yapıya mı sahiptir, özellikle dikkat kesilmelidir bu ibarelere. Öyle ki bu betimlemeler bütünüyle gerçeği yansıtmaz, bir nevi Beckett gibi, daha adamın evine varmadan okura, o adamla ilgili ipuçları verir. Bu adamın evine giden merdivenlerin ölçüsüz yüksek olması bir anlamda, onun kolay ulaşılabilir olmadığının göstergesidir. Sonrasında fark edilir ki, adamla girişilen diyaloglarda bu ulaşılamamazlık belirgin ölçüde kendini hissettirir. Bakımsız, kıyafetleri acayip, şişman, kısa boylu olan karakterler karşı değerleri simgeler. Çoğu zaman umursamaz, yüksekten bakan ve bir yerlerden (sistemden veya kimi bağlantılardan) güç alarak davranışta bulunan kimselerdir.

“Üçüncü katta adımlarını yavaşlatması gerekti, nefes nefese kalmıştı, merdivenler de katlar da ölçüsüzce yüksekti, ressam da en tepede tavan arasında kalıyor olmalıydı.”
Yine aynı düzlemde bir başka sembolik anlatım ise Josef K.’nın adalet arayışı esnasında kimi yetkili kişilerce konuştuğunda karşımıza çıkar. Bu kişiler, K. İle konuşurlarken bulundukları yer ve mekân itibariyle K.’dan daha üstte ya da ayakta dururlar. En bariz örnek ise K.’nın rahip ile konuşmasıdır. K. zeminde iken rahip bir üst kattan seslenir ona.
“Konuşmanın sonunda bir sessizlik olur: “Aşağı inmeyecek misin?” dedi K. “nasıl olsa vaaz yok. İn buraya yanıma” “Artık inebilirim “dedi rahip; belki de bağırdığına pişman olmuştu. Lambayı çengelden alırken dedi ki: Seninle önce uzaktan konuşmam gerekiyordu, yoksa ben kolayca etki altında kalır, görevimi unuturdum.””

Simgesel anlatımları elbette önemli farkına varılması gerek ama ondan daha öte Kafka’yı Kafka yapan metaforlarıdır. Samsa’nın böceğe dönüşmesi en bilinenidir. Doğrusu Dava özelinde kitabın ilk cümlesi ile başlayan metafor (şayet fark edildi ise) okuru sarsacak ölçüde kitaba hazırlar. Hatırlayalım ilk cümlesini;
“Birisi Josef K.’ya iftira atmış olmalıydı, çünkü fena bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah tutukladılar onu.”
Tutuklamakla kastedilen esasen hareketten, eylemden alıkoymaktır. Doğrusunu isterseniz tutuklamakla, yakalamak anlamı oluşmasına mukabil sembol dilinde farklı bir anlamı mevcuttur bunun ve Josef K.’nın gelişiminin de durdurulduğunu ifade eder cümle. Öyle ki ne işine ayak uydurabilir ne de başka bir şeye odaklanabilir zihni. Adalet arayışında çürümüş düzeni olağan bir vaziyette karşılar, sorgulamaları vardır ama bu sorgulamalar karşı değerler karşısında bütünüyle ezilir. Okurlar özelinde de sorgulamalarının ezileceğini düşünmüş olacak ki gizil, sembolik ve metamorfoz bir anlatımı tercih etmiştir Kafka.

Gelinen son noktada Josef K.’yı anlamak için biraz da onun geçtiği yollardan geçmek gerekiyor sanırım ama bu bizim için oldukça zor olsa gerek. Sadece tahayyül edebiliriz düşüncesindeyim. Buyurun beraber edelim o zaman;
İki kolumuza sımsıkı sarılmış iki Bey, ıssız ve karanlık sokakta meçhule doğru ilerliyoruz… O iki Bey’in programlanmış iki birey olduğunu unutmadan tahayyül edelim lütfen;

“K. birden arkasına döndü, sordu: "Hangi tiyatroda oynuyorsunuz?" Beylerden biri "Tiyatro mu?" diye sorarak, ağzının kenarları seğirerek ötekine baktı danışmak için. Öteki, direnen organizmasıyla mücadele eden bir dilsizi andıran mimikler yaptı. "Size soru sorulmasına hazırlıklı değilsiniz." dedi K., şapkasını almaya gitti.”

Üstteki alıntıdan da fark edileceği üzere Beyler, esasen bürokratik bir duruş sergilerler ve bir noktadan güç alırlar, bu nokta yoruma açıktır farklı yorumlar gelebilir ama bana kalırsa bürokrasinin bireyleri kapitalist bir düzenden alır gücünü.

Yazımın başındaki iletişim hususuna dönecek olursak. Samsa’nın neden bir sabah böceğe dönüştüğünü daha net anlayabiliriz. Sistem dilini reddeden bir bireyin farklı konuşması, sistem tarafından reddedilir. Bir bakıma sistemin düzenini sarsacak veya bozacak olanları ezmek için onları böcek olarak addetmesi ve düzenin yapı taşlarınca ezdirmesi onun durdurulamaz yapısını ifade eder. Doğrusu hikâyeyi birde Samsa’nın gözünden okumak gerekirdi. Misal bize şöyle bir başlangıç yapabilirdi;

Bir sabah uyanıyorum ve çevremdeki herkes böceğe dönüşmüş… (Samsa’nın gözünden.)

Kafka’nın anlatılarını bir başka bakış açısıyla da değerlendirebiliriz. Bu bakış açısını kâbus formunda ele alınabilir. Anlatının bütününde gerçek dünyaya ait öğeler mevcut ancak sıradan gelişen olaylar bir noktadan sonra sıradanlığını yitirir, dehşet saçan olaylarla kaynaşarak ilerler. Mesela Josef K. sıradan bir çalışma gününde üst kata çıkar ve orada mahkeme işlerini yapan insanlara rastlar ya da onu tutuklamaya gelen insanların o çatı arasında dayak yediğini görür. Gerçek, bilinçaltı ile bütünleşerek Josef K.’nın karanlık bilinçaltının ya da buz dağının görünmeyen kısımlarına kapı aralar. Yolculuk hep şaşırtıcı ve dehşet vericidir. Dehşet verici olması ise bana göre; düzene karşı savaşılamayacağından ileri geliyor olup umutsuzluğu ifade etmesidir.

Kafka'nın Dava'sı, sebepsiz yere tutuklanan Josef K.'nın hikayesini anlatmasının yanı sıra günümüz toplum yapısını, düzeni ve hukuk sisteminin iç çelişkilerini yansıtmasıyla 21. Yüzyılın Kahini olarak addedilir.

Umutsuzluk ve iç çatışmalarla ilerleyen romanın en önemli mesajı ise düzenin acımasızlığı olsa gerek. Öldürmekle yetinmez, öldürür ancak utancının yaşamasını ister ki düzene karşı çıkacak olanların karşısında bu algı dimdik dursun diye.

“Bir Köpek Gibi!”
92 syf.
·22 günde·Beğendi·9/10
Mutlu olmak isteriz. Peki ama mutlu olmak zorunda mıyız?
Çoğumuz mutlu olmak için elimizden geleni yapıyoruz. Sınavlara giriyoruz, okul okuyoruz, çalışıyoruz, evleniyoruz, çocuk yapıyoruz... bu böyle gidiyor.
Öyle ama biz nereye gidiyoruz? Mutlu olduğumuz anlar oluyor da neden hep mutlu kalamıyoruz?
Söylesene her zaman mutlu kalmak zorunda mıyız? Bu mümkün mü?
Acılar insanı insan yapan önemli bir olgudur, diye okumuştum. Ne kadar mutlu ve ne kadar insanız?
Okumalısın...
100 syf.
·1 günde·10/10
**** İnceleme kitabın içeriği hakkında çok da önemli olmayan ufak bilgiler içeriyor olabilir.Okumanızın tadını kaçıracak kadar önemli bir bilgi yok yine de.****

Kitabımızın ana kahramanı Rıfat bir kitapçı ve Seyrek Yağmur da bu kitapçı dükkanının adı. Rıfat kitapçı olduğu için okumayı çok seviyor, şair ve yazarlarla da arası çok iyi.

100 sayfacık dolu dolu bir kitap. Çok sade olarak çok yoğun şeyler anlatmış bize Bıçakcı. Zarif göndermelerle dolu; aileye, gündelik yaşama, kitaplara, müziklere, insan psikolojisine ve son yıllardaki siyasi gündeme... Örneğin "Devlet on iki yaşındaki bir çocuğu öldürdüğünde Rıfat da ölmüş olabilir." diyerek inceden bir kalbimizi sızlatıyor.

O kadar çok kitap ve yazar var ki adı geçen ya da yazarın belirtmeyip okuyucunun araştırıp bulmasını istediği. Edip Cansever'den, Cemal Süreya'ya, Turgut Uyar'a dokunuyor. Oktay Rıfat'ı çok seviyor belli hatta kitap Oktay Rıfat tarafından Rıfat'a yazılmış bir mektupla bitiyor. Hatta oğlu olsun adını Oktay koysun ve baba oğul çok sevilen şairi anımsatsınlar, yaşatsınlar istiyor.

Kedisini Bilge Karasu'ya emanet etmek istiyor, hayatta olsa kedisi Hakkı'nın ona sığınacağını düşünüyor mesela. Bunun sebebini öğrenmek için de Bilge Karasu kimmiş,ne yapmış biraz oraya buraya bakınmanız gerekiyor. (Ne Kitapsız Ne Kedisiz,https://1000kitap.com/...ediler-bahcesi--1086). Kitapta kedisinden pek çok yerde bahsetmesini Murakami'ye benzetenler olmuş okuduğum çeşitli incelemelerde.

Malcolm Lowry, Flannery O'Connor, Alice Munro gibi pek çok yazardan, Nuri Bilge Ceyhan, Zeki Dumurkubuz, Robert Bresson gibi pek çok yönetmene selam çakıyor. Dönüyor mitolojiye dokunduruyor.(Pegasus,Orpheus...) Kitapçının kapısına dayanıp kitap isteyen evsiz "Deli"nin kitabı yakıp ısınmak istediğini düşünüyor ve ona Fahrenheit 451 kitabını hediye ediyor. :)

Yani kitabın her cümlesinden aforizma, her sayfasından yazarın ve pek tabii karakterin iç sesi yükseliyor. Rıfat karakteri çok karamsar, bıkkın, tükenmiş sanki. Bir nevi tutunamayan kitap karakterlerinden. Turgut Uyar'a selam gönderen yazar belki de Oğuz Atay'ı da anımsatmak isteyip böyle bir karakter yaratmıştır kim bilir. Herkese, her şeye isyan etmek istemenin en naif yolunun bu olduğuna karar verip oturup bu kitabı yazmış bence Barış Bıçakçı.

Ben böyle başka yazarları araştırmama vesile olan, yeni şarkılar-filmler keşfetmemi sağlayan kitapları çok seviyorum. Bu yönüyle biraz Hakan Günday'a benzettim ama ikisinin tarzı çok farklı aslında. Diğer kitaplarına göre olmamış diyenler olmuş ama benim şimdiye kadar okuduğum tek kitabı bu yazarın ve ikinci kez okunmaya değecek kadar güzel olduğunu düşünüyorum. İncelememi de yine kitapta geçen bir müzik grubunun, bir şarkısıyla bitiyorum. :)

https://www.youtube.com/watch?v=FhqkAhefKOk
84 syf.
·9/10
Kitabı ırvin yalom'un varoluşçu psikoterapi kitabının kaynakçasında görmüştüm o yüzden aldım.
Bir oturuşta okunacak bir kitap ama aynı zamanda
içeriği kesinlikle dolu öyle hızlı bir şekilde okuyup geçiştirilebilecek bir kitap değil.
Aşk üzerine düşünülmüş ve çağımıza göre tekrar yorumlanmış ve aşkın evrelerine bölüm olarak değinilmiş ve evreleri bittikten sonra aşk okulu olsa içerisinde ne tür dersler olur diye bir son bölüm eklenmiş.
Kesinlikle ayırdığınız vakti değer bir kitap Konuya ilginiz varsa kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
112 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Tanıl Bora'nın Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerde yayınlanan yazılarından derlenen bu kitabın esas amacı, Türkiye'de lincin bir rejim olarak uygulandığının kanıtlanmasıdır. Kitabın başlangıcına lincin tanımı ve -hâlâ kuşkusu olanlar için- neden kötü olduğu ile ilgili bir bölüm koyan yazar, sonraki kısımları kronolojik olarak Türkiye'de yaşanan linçler üzerine yazdığı yazılara bırakıyor. Kitabın son bölümünde ise, 2002-2013 arasında Türkiye'de gerçekleşen linç vakaları sıralanmış.

Hukukta, bir kişi suçu kanıtlanana kadar masum kabul edilir ve bu ilke de "masumiyet karinesi" olarak adlandırılır. Bu, hukukun temelini oluşturan ilkelerden biridir; zira tarih çok kötü eylemlerle suçlanarak öldürülen masumlarla doludur. Ancak bilindiği üzere, devletin en üst kademelerinden yargılaması devam eden kişiler için "bunlar terörist" denilen bir ülkede bu ilkenin işlemesini beklemek saflık olur. İşin kötü tarafı bu yargısız infazın aynısı halk nezdinde de sık sık gerçekleşir. Herhangi birisinin "Bayrağa küfretti", "Bunlar PKK'lı", "Ahlaksızlık yapıyorlar" söylemi üzerinden ilk defa gördükleri birisinin kafatasına tekmeler savuran azılı kalabalık dışarıdan bakıldığında vahşi bir hayvan sürüsünden pek ayırt edilemeyecek şekilde davranır. Tabii ki bu kalabalık yargılanmayı bir yana bırakın çoğu zaman "Halktan sert tepki", "vatandaş üzerine düşeni yaptı" vb. söylemlerle pohpohlanır.

Tanıl Bora, hem bu linç dinamiklerinin nasıl geliştiğini hem de bunun devlet eliyle nasıl kontrollü bir şekilde kullanıldığına dikkat çekiyor. Bazen bir tehdit unsuru bazen de bir sindirme politikası ile işleyen bu sürecin Türkiye'de bir yönetim biçimine tekabül ettiğini tarihsel verilerle temellendirmeye çalışıyor. "Eee onlar da hak etmişler canım!" diyenlerden olmamak için, okuyun, okutun.
166 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Mütemadiyen bir kaçma hali.Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor.Konuşamadığımızı yaşarken kaçırdıklarımızı kurallar içinde olduğumuz gerçeğini. Yer yer muhteşem cümleler ve aforizmalar eşliğinde anlatmıştır yazar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tanıl Bora
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayıncı, Editör
Doğum:
Ankara, 1963
1963'te Ankara'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından 1984'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1984-87'de Yeni Gündem'de gazetecilik yaptı. 1988-89'da Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nin yayın kurulunda yeraldı. Birikim dergisinde editörlük; Toplum ve Bilim dergisinde yayın yönetmenliği yaptı.
1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütmekte, üç aylık sosyal bilimler dergisiToplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmeninliğini yapmakta, Birikim dergisinde yazmaktadır. Ek olarak, Radikal Gazetesi'nde haftalık futbol yazıları yazmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 116 okur beğendi.
  • 10,9bin okur okudu.
  • 306 okur okuyor.
  • 5,6bin okur okuyacak.
  • 98 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları