Fatih Başaran

Fatih Başaran
@FatihBasaran
Ege Üniversitesi/İletişim Fakültesi
Bursa
2 Şubat
87 okur puanı
Mayıs 2019 tarihinde katıldı
Bu bakımdan en dikkat çekici olay, yüzlerce vakfın para ticaretine yönelmesidir. XVI. yüzyılda büyük şehirlerde, birçok “vakıf bankaları” mevcuttur. Prof. Barkan, 1561 yılında Bursa şehrinde mevcut 159 galle tipi vakfın elinde 3 milyon 350 bin akçe bulunduğunu, işletilen bu paranın o yıl 333 bin akçe faiz getirdiğini belirtmektedir. Bursa Sancağı’nın, Bursa şehri dışında kalan öteki köy ve kasabalarında 1580 tarihlerine doğru, faizle işletilmek üzere terk edilmiş olan paralarla kurulmuş 609 vakıf vardır. Bu vakıfların elindeki 2.716.480 akçelik sermayenin 2.178.530 akçelik bir kısmı, 1530-1580 tarihlerinde kurulmuş olan 567 tesise ait bulunmaktadır. Demek ki yalnız Bursa şehrinde dahi, yüzde 10-15 meşru faizle ve Müslümanca yürütülen önemli bir resmi para işletmeciliği görülmektedir. Özellikle İstanbul’da bu resmi para ticaretinin çok daha büyük ölçülere vardığı kolayca tahmin edilebilir. “Zamanın anlayışına göre, böyle düşük bir faiz hadisiyle halka kredi temini işinin her türlü gayri meşruluk şüphesinden uzak ve umumiyetle vakıf tesislerinin hayır gayeleriyle telifi tamamıyla mümkün bir davranış olduğunu gösteren bu misaller, bize aynı zamanda faizle borç para alma itiyadı ve ihtiyaçlarının bu devirde yaygın bir şekil almış olduğunu da ispat etmektedir.” Vakıflar yoluyla ucuz faizle kredi veren bu ilk bankaların yaygın faaliyeti, ticari hayatın genişliği ve canlılığı hakkında bir fikir vermeye yeterlidir. Türkler, iç ticarette de, dış ticarette de faaldir.
Sayfa 31·Kitabı okudu
Reklam
Tefecilik yalnız köy hayatında değil, şehir hayatında da önemli bir faaliyet haline gelmiştir. “Muamele-i Şer’iyye”de faiz fiyatı, “onu on bir” ve en fazla “onu on bir buçuk”, yani yüzde 10-15 iken, “ribahur” adı verilen faizciler, yüzde 30 ila yüzde 60 ile ödünç para veriyorlardı. Faizin bazen yüzde 360’ı bulduğu görülmektedir. Müslüman devlet, faize karşı değildir, yalnızca faiz haddini yüzde 15 ile sınırlama çabasındadır. Prof. Akdağ’a göre, “büyük faizciler, reaya içinden türeyen birtakım şahıslar”dır. Çavuş, zaim, tımar erbabı tarzında resmi hüviyetli kişiler ise, “küçük faizciler”dir. Ayrıca İstanbul’da Yusuf Nâsi gibi, devlete borç veren büyük bankerler vardır.
Sayfa 30·Kitabı okudu
Osmanlı toprak düzeninde daha XVI. yüzyıldan başlayarak kendini duyuran ve belki de çok daha önce başlayan ciddi rahatsızlıklar vardır. Bazı devlet memurlarıyla birlikte bir kısım reayanın zenginleşmesi, hukuk kurallarını az çok etkisiz bırakarak, toprakta özel mülkiyet eğiliminin güçlenmesi, tefecilik vb. gibi çeşitli yollardan bir nakdi sermaye birikiminin ortaya çıkması ve bir kısım reayanın topraklarını bırakmak zorunda kalması, prekapitalist düzeni temellerinden sarsan, ama daha ileri bir toplumsal kuruluşa geçiş olanaklarını bağrında taşıyan olaylardır. Tarihçilerimiz, bu olayları, genellikle “ideal düzenin bozulması” ve bir “gerileme” olarak değerlendirmektedirler. Oysa bu ıstıraplı gelişmeler, köylülerin farklılaşması, bir kısmının irgatlaşması ve nakdi sermaye birikimi yoluyla, kapitalizme geçişin ön şartlarını hazırlamaktadır.
Sayfa 29·Kitabı okudu
Tüccar ve tefeci parası, bu serbestleşmiş emek ve üretim araçlarını bir araya getirerek, kapitalist evrim yolunu açacaktır. Bundan başka, köyün giderek mübadele ekonomisine açılması, pazarın genişlemesi bakımından dördüncü bir şart olarak ileri sürülebilir. Bütün bunların ötesinde, Batı’da feodal devletin, onun “mezar kazıcısı” olarak yükselen burjuva sınıfını, kazançtan pay alma endişesiyle desteklemesi, feodalizmden sanayi kapitalizmine geçişi kolaylaştırmıştır. Hemen belirtelim ki, sınai kapitalizme geçiş deyince, makineler, dev fabrikalar ve mekanik enerji akla gelmesin. XVIII. yüzyılın başına kadar, sanayide kullanılan tekniklerin çoğu el maharetine dayanıyordu. İmalat, çekiç, testere, iğne, makas, el tezgâhı gibi basit aletlerle yapılıyordu. Manüfaktür, basit bir iş bölümüne dayanan ve bu aletlerle çalışan işçilerin toplandıkları ilk kapitalist iş yerleriydi. Manüfaktürden fabrika imalatına geçiş, 1760’tan başlayarak, tekstil fabrikalarıyla gerçekleşmiştir. İlk fabrikaların enerji kaynağı su idi. 1800 yılında İngiltere’de, nehir kenarlarında yüzlerce dokuma fabrikası vardı. Daha sonra yavaş yavaş buhar enerjisi, suyun yerini aldı. Dokuma hâlâ el ile yapılmaktaydı. Bazı sanayiciler, birçok tezgâhı bir fabrikada toplamışlardı, ama dokuma genellikle evlerde gerçekleştiriliyordu. Pamuklu sanayi için dahi, 1830 yılına kadar durum buydu. Fabrika, ancak 1850 yıllarına doğru, kumaş, kâğıt, cam, seramik, maden ve makine imalatına hâkim oldu. Küçük fabrikaların yerini, büyük fabrikalar almaya başladı. Ama yine de, evde çalışan işçi ve zanaatçı, konfeksiyon, ayakkabı, ağaç işleri ve gıda sanayi gibi geniş bir çalışma alanına sahipti. XX. yüzyılın başına doğrudur ki, bunlar ortadan kaldırılacak ve Batı’da karmaşık bir teknolojiye dayanan bugünün dev sanayisi kurulacaktır.
Sayfa 25·Kitabı okudu
Batılı bilim adamlarına göre, prekapitalist düzen içinden kapitalizmin çıkıp gelişmesi, üç dizi olayın birleşmesini gerektirmiştir: 1 - Belirli bir noktada, toprağa bağlı köylünün, bu bağlılıktan kurtulmaya başlaması. 2 - Uzmanlaşmış bir şehir zanaatının varlığı ve serbestleşmesi. 3 - Ticaret ve tefecilikten sağlanmış olan nakit servet birikimi. “Kelimenin tam anlamıyla sermaye, yani sanayi sermayesi biçimini alan para, asıl tefecilikten - özellikle toprak mülkiyeti üzerinde tefecilikten - elde edilmiş olan ve ticaretteki kârlardan sağlanan menkul (para biçimindeki) servetten birikmiş paradır.” Marks’a göre, sanayi sermayesine dönüşen para, tarımdan ve loncalardan değil, ticaret ve tefecilikte kazanılan servetten gelmektedir. Tabii ki, tüccar ve tefeci elinde para birikimi, kapitalizme geçiş için başlı başına yeterli değildir. Zanaatta kazanılmış bir sanayi tecrübesinin varlığı, gerekse lonca ve gerekse tarım düzeninin çözülmeye başlayarak, emek, üretim araçları ve geçim maddelerinin serbestleşmesi zorunludur.
Sayfa 24·Kitabı okudu
Reklam