Fatih Başaran

Fatih Başaran
@FatihBasaran
Ege Üniversitesi/İletişim Fakültesi
Bursa
2 Şubat
87 okur puanı
Mayıs 2019 tarihinde katıldı

Fatih Başaran

, bir kitap okudu
Puan vermedi·792 syf.·
2025 2. kitabı
Doğan Avcıoğlu
9/10 · 253 okunma
Reklam
Keynes’çi uzlaşma sonunda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlüğe konduğu zaman, bu sadece dünya nüfusunun oldukça küçük bir dilimine sunulmuş oldu. Zaman geçtikçe, giderek daha fazla insan bu anlaşmaya dahil olmayı istemeye başladı. 1945’ten 1975’e kadar gerçekleşen bütün halk hareketlerinin tümü, belki devrimci hareketler bile, dahil olma talebi olarak görülebilir; eşitliğin belli bir seviyede ekonomik güvenlik olmasıyla bir anlam taşımayacağı görüşünde olan siyasi eşitlik talepleri gibi. Bu sadece başlangıçta anlaşmanın dışında bırakılan Kuzey Atlantik ülkelerindeki küçük grupların hareketleri için değil — Dr. King’in söz ettikleri gibi — Cezayir’den Şili’ye kadar “ulusal bağımsızlık” adı verilen hareketler için, hatta sonucusu ve belki de en çarpıcısı olan, 1960’ların sonlarında ve 1970’lerde yaşanan feminizm hareketi için bile geçerliydi. 1970’lerde bir yerde işler kırılma noktasına geldi. Şu ortaya çıktı ki kapitalizm bir sistem olarak herkesi kapsayan bir anlaşma olacak kadar genişletilemezdi. Bütün çalışanları serbest ve ücretli işçi olsa bile bunu sürdürmesi pek mümkün olmayacaktı; dünyadaki herkesin, diyelim ki 1960’larda Michigan’da veya Torino’da yaşayan, kendi evi ve garajı olan, çocuklarını koleje gönderen otomotiv işçileri gibi yaşamasını sağlamaya kesinlikle gücü yetmeyecekti — ve bu, bu çocuklardan çoğunun daha az kısıtlayıcı bir hayat talep etmeye başlamasından çok daha önce bile geçerliydi. Ortaya çıkan sonuca, dahil edilme krizi adı verilebilir. 1970’lerin sonlarında mevcut düzen, aynı anda ortaya çıkan finansal kaoslar, yiyecek isyanları, petrol şokları, büyümenin sonucunda kıyamet kopacağı kehanetleri ve ekolojik kriz gibi salgınlarla tam bir çöküşe geçmişti — bütün bunlar kitlelere bütün anlaşmalara son verildiğini ilan etmenin
Sayfa 391·Kitabı okudu
II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, bir önceki yüzyıl boyunca Avrupa ve Kuzey Amerika’nın yönetici sınıflarının korkulu rüyası olan işçi sınıfının her an ayaklanabileceği endişesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Çünkü sınıf savaşı üstü örtülü bir uzlaşmayla askıya alınmıştı. Kabaca ifade edersek: ABD’den Batı Almanya’ya kadar Kuzey Atlantik ülkelerinin beyaz işçi sınıfına, bir anlaşma önerilmişti. Sistemin doğasını kökten değiştirmek gibi fantezilerden vazgeçmeyi kabul ederlerse, sendikalarına izin verilecek, geniş kapsamlı sosyal hizmetlerden (emeklilik, tatil, sağlık hizmetleri…) yararlanabilecekler, belki de en önemlisi de, cömertçe fon ayrılan ve sürekli genişleyen devlet eğitim kurumları sayesinde, çocuklarının işçi sınıfından tamamen çıkabilmeleri için iyi kötü bir şansları olduğunu bileceklerdi. Bu üstü örtülü teminatın önemli bir unsuru, işçilerin üretkenliğindeki artışın ücretlerde artışa yol açacağı idi. Bu teminat 1970’lerin sonlarına kadar yerine getirildi. Büyük ölçüde bunun sonucu olarak, bu dönemde hem üretkenlikte hem de gelirlerde, günümüz tüketim ekonomisinin temelini atan hızlı bir artış yaşandı.
Sayfa 389·Kitabı okudu
Doların global statüsü büyük ölçüde, yine 1971’den beri petrolün alınması ve satılması için kullanılan tek para olması sayesinde sürdürüldü, OPEC ülkelerinin başka bir para birimi ile alışveriş yapma girişimlerine, OPEC üyesi Suudi Arabistan ve Kuveyt –yine ABD’nin askeri koruması altında olanlar– kesin bir tavırla karşı çıktı. 2000 yılında Saddam Hüseyin dolardan avroya geçiş yapmak için tek başına cesur bir girişim yaptığında ve bunu 2001 yılında İran takip ettiğinde, Amerika’nın bombardımanı ve işgali yaşandı. Saddam Hüseyin’in dolara karşı çıkma kararının ABD’nin onu iktidardan indirme kararına ne kadar etkisi olduğunu bilmek imkânsız, ama benzer bir değişikliği yapma durumundaki hiçbir ülke bu ihtimali göz ardı edemez. Sonuç, özellikle global Güney’deki siyasetçiler arasında, yaygın bir korku oldu.
Sayfa 383·Kitabı okudu
Bu garip bir hikâyedir, zira bizler, ilerleyen bilimin ve insani bilgilerin kaçınılmaz olarak hayatı herkes için daha mantıklı, daha güvenli ve daha iyi hale getireceği varsayımına dayanarak aydınlanmayı insani iyimserliğin eşsiz bir aşamasının şafağı olarak düşünmeye alışkınız — 1890’larda zirve yaptığı söylenen, sonunda I. Dünya Savaşı’nın siperlerinde yok edilen saf bir inanç. Aslında Victoria devrinde yaşayanlar bile yozlaşma ve gerileme gibi tehlikelerden korkuyordu. En önemlisi, Victoria devrindekiler kapitalizmin ebediyen var olamayacağı şeklindeki hemen hemen evrensel varsayımı paylaştılar. Çok yakında isyan çıkacağından korkuyorlardı. Victoria devri kapitalistleri faaliyetlerini, her an kendilerini ağaçlara asılmış bulabileceklerine samimiyetle inanarak sürdürüyorlardı. Bir seferinde bir arkadaşım Chicago’da, 1870’lerden kalma malikânelerle dolu, çok güzel, eski bir caddede arabayla gezdirdi: bu görünümün sebebi olarak, diye açıkladı, o zamanlar Chicago’nun zengin sanayicilerinin çoğu, devrimin çok yakın olduğuna o kadar inanmışlardı ki en yakın askeri üsse giden yolun kenarına yerleşmişler. Marx’tan Weber’e, Schumpeter’e von Mises’e kadar, siyasi yelpazenin çeşitli noktalarında yer alan, kapitalizmin büyük teorisyenlerinden hiçbiri, kapitalizmin bir, en çok iki nesilden daha fazla yaşayabileceği kanısında değildi. Daha ileri gidebiliriz: II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, çok yakında toplumsal bir devrimin olması artık inandırıcı görünmemeye başlayınca, karşımıza hemen nükleer felaket hayaleti çıktı. Bu da artık mantıklı gelmemeye başladığında, küresel ısınmayı keşfettik. Bu tehditler gerçek değildir, gerçek değildir demek istemiyorum. Bununla birlikte, kapitalizm sürekli olarak çok yakında kendisini ortadan kaldıracak bir şeyler halletmesi veya imal
Sayfa 374·Kitabı okudu
Reklam