Bu garip bir hikâyedir, zira bizler, ilerleyen bilimin ve insani bilgilerin kaçınılmaz olarak hayatı herkes için daha mantıklı, daha güvenli ve daha iyi hale getireceği varsayımına dayanarak aydınlanmayı insani iyimserliğin eşsiz bir aşamasının şafağı olarak düşünmeye alışkınız — 1890’larda zirve yaptığı söylenen, sonunda I. Dünya Savaşı’nın siperlerinde yok edilen saf bir inanç. Aslında Victoria devrinde yaşayanlar bile yozlaşma ve gerileme gibi tehlikelerden korkuyordu. En önemlisi, Victoria devrindekiler kapitalizmin ebediyen var olamayacağı şeklindeki hemen hemen evrensel varsayımı paylaştılar. Çok yakında isyan çıkacağından korkuyorlardı. Victoria devri kapitalistleri faaliyetlerini, her an kendilerini ağaçlara asılmış bulabileceklerine samimiyetle inanarak sürdürüyorlardı. Bir seferinde bir arkadaşım Chicago’da, 1870’lerden kalma malikânelerle dolu, çok güzel, eski bir caddede arabayla gezdirdi: bu görünümün sebebi olarak, diye açıkladı, o zamanlar Chicago’nun zengin sanayicilerinin çoğu, devrimin çok yakın olduğuna o kadar inanmışlardı ki en yakın askeri üsse giden yolun kenarına yerleşmişler. Marx’tan Weber’e, Schumpeter’e von Mises’e kadar, siyasi yelpazenin çeşitli noktalarında yer alan, kapitalizmin büyük teorisyenlerinden hiçbiri, kapitalizmin bir, en çok iki nesilden daha fazla yaşayabileceği kanısında değildi.
Daha ileri gidebiliriz: II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, çok yakında toplumsal bir devrimin olması artık inandırıcı görünmemeye başlayınca, karşımıza hemen nükleer felaket hayaleti çıktı. Bu da artık mantıklı gelmemeye başladığında, küresel ısınmayı keşfettik. Bu tehditler gerçek değildir, gerçek değildir demek istemiyorum. Bununla birlikte, kapitalizm sürekli olarak çok yakında kendisini ortadan kaldıracak bir şeyler halletmesi veya imal