Fatih Başaran

Fatih Başaran
@FatihBasaran
Ege Üniversitesi/İletişim Fakültesi
Bursa
2 Şubat
87 okur puanı
Mayıs 2019 tarihinde katıldı
Siyaset ne de olsa, ikna sanatıdır; siyasi olan, toplumsal hayatın öyle bir boyutudur ki bazı şeylere yeterli sayıda insan inanırsa, bunlar sahiden doğru olur. Problem şudur: oyunun başarıyla oynanabilmesi için, kişi bunu asla ikrar etmemelidir. Şu doğru olabilir: eğer dünyadaki herkesi Fransa Kralı olduğuma ikna edersem, gerçekten Fransa Kralı olabilirim; ama bunun sadece benim iddiam olduğunu itiraf edersem, asla işe yaramaz. Bu anlamıyla, siyaset sihirbazlığa çok benzer – çünkü hem siyaset hem sihirbazlık, hemen hemen her yerde, belli bir sahtekârlık halesiyle çevrili olmaya eğilimlidir.
Sayfa 357·Kitabı okudu
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Temelde yatan “kişisel menfaat” kavramına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bu gerçek anlamda yeni felsefenin anahtarıdır. Bu terim ilk kez Hobbes’in zamanında İngilizcede ortaya çıktı ve aslına bakılırsa, doğrudan doğruya Roma hukukunda faiz ödemesi anlamındaki interesse teriminden ödünç alınmıştır. İlk ortaya çıktığında göründüğü kadarıyla birçok İngiliz yazar, insan hayatının kişisel menfaati peşinde koşmak şeklinde açıklanabileceği fikrine alaycı, yabancı, Makyavelci bir fikir, geleneksel İngiliz ahlak anlayışına uymayan bir fikir gözüyle bakmıştır. On sekizinci yüzyılda ise eğitimli toplumda çoğu kişi bunu düpedüz ortak akıl olarak kabul etti. Peki, neden “menfaat”? İnsan motivasyonuna ilişkin genel bir teori, neden aslında “borcun geç ödenmesinin cezası” anlamına gelen bir kelimeden hareketle oluşturuluyor? Kelimenin cazibesi kısmen, muhasebecilikten türetilmesinden kaynaklanıyor. Matematiksel bir kelime. Bundan dolayı objektif, hatta bilimsel gibi görünüyor. Hepimizin gerçekte kendi kişisel menfaatimizin peşinde olduğunu söylemek, günlük varlığımızı yönetiyor gibi görünen tutku ve duygu karmaşasını, gerçekte insan davranışlarını yönlendirdiğini gözlemlediğimiz şeyleri (sadece sevgi ve dostluk değil, aynı zamanda kıskançlık, kin, fedakârlık, merhamet, şehvet, utangaçlık, uyuşukluk, alınganlık ve gurur) geride bırakmanın ve bütün bunlara rağmen gerçekte en önemli kararların, maddi avantajların rasyonel hesaplanmasına dayandığını keşfetmenin yolunu açıyor – aynı zamanda bunların oldukça tahmin edilebilir olduğu anlamına geliyor. Büyük devlet adamı Şang’ı hatırlatan bir pasajda Helvetius, “Maddi dünya nasıl hareket kanunlarıyla yönetiliyorsa,” diyor, “manevi dünya da en az o ölçüde menfaat kanunlarıyla yönetilir.” Tabii sonunda, ekonomi teorisinin bütün ikincil
Sayfa 346·Kitabı okudu
Köylülerin komünel kardeşlik vizyonu, durup dururken ortaya çıkmamıştı. Kökleri gerçek gündelik deneyimlere dayanıyordu: tarlalara ve otlaklara ortaklaşa bakılması, gündelik işbirliği ve komşu dayanışması. Büyük mitsel vizyonlarını oluşturan, basit, gündelik komünizm deneyiminden kaynaklanır. Tabii kırsal topluluklar da bölünmüş, ufak şeyler için kavga edilen yerlerdir, çünkü topluluklar hep böyledir – ama topluluk oldukları ölçüde, mutlaka karşılıklı yardım temelinde kurulmuşlardır. Laf arasında, aynı şey aristokratlar için de söylenebilir; aşk, toprak, şeref ve din için sonsuza kadar kavga edebilirler, ama buna rağmen, gerçekten önemli bir şey varsa (en çok da, aristokratlık konumları tehlikeye maruz kalırsa) pekâlâ birbirleriyle işbirliği yaparlar; tıpkı birbirleriyle rekabet eden, ama önemli bir şey olduğunda safları sıklaştırmayı başaran tüccarlar ve bankerler gibi. Bu benim “zenginlerin komünizmi” dediğim şeydir ve insanlık tarihinde önemli bir güçtür.
Sayfa 340·Kitabı okudu
Faizin kökeni sonsuza kadar karanlıkta kalacak, çünkü yazının icadından öncesine uzanıyor. Antik dillerin çoğunda terminolojik olarak faiz kelimesi “züriyet” anlamına gelen bir kelimeden türemiştir, bu yüzden bazıları ödünç verilen canlı hayvandan kaynaklandığı şeklinde spekülasyon yapar, ama bu biraz dar bir hayal gücünün ürünü gibi görünüyor. Büyük ihtimalle, ilk yaygın faizli krediler ticari idi: tapınaklar ve saraylar tüccarlara ve ticari aracılarına mal verir, onlar da daha sonra bunları yakındaki dağ krallıklarına veya denizaşırı sefer yapan gemilere satardı. Bu uygulama önemli, çünkü temel bir güven eksikliğini gösteriyor. Neden sadece kârdan pay istemek yetmiyor? Bu çok daha adil olabilirdi (iflas etmiş olarak geri dönen bir tüccarın ödeme yapacak hâli olmayabilirdi ne de olsa), bu tür kâr-paylaşımı ortaklığı daha sonraki Ortadoğu’da yaygın bir uygulama haline gelmişti. Bunun cevabı, kâr paylaşımı ortaklığının tipik olarak tüccarlar arasında veya birbirinin izini sürebilme imkânı olan, benzer geçmişe ve deneyime sahip insanlar arasında kurulması olabilir. Saray veya tapınak bürokratlarıyla dünyayı dolaşan tüccar maceracılarının ortak yönleri çok azdı, bürokratların kanısına göre de, uzak diyarlardan dönen bir tüccarın başından geçen maceralar hakkında tamamen dürüst olması beklenemezdi. Sabit bir faiz oranı ise yaratıcı bir tüccarın uydurabileceği soygun, gemi kazası veya kanatlı yılanların veya filler saldırısı gibi ayrıntılı masalları konu dışı bırakabilirdi. Getiri, önceden saptanmış oluyordu.
Sayfa 227·Kitabı okudu
Burada bir şey daha var. Tarihin derinliklerine bakacak olursak, en fazla yüceltilenlerle en fazla aşağılananlar; özellikle imparator ve krallar ile köleler arasındaki tuhaf bir özdeşleşme duygusu, ister istemez gözümüze çarpar. Kralların çoğu çevresini kölelerle doldurur, köleleri vezir tayin eder - hatta Mısır’daki Memluklarda olduğu gibi, kölelerden hanedanlar doğduğu olmuştur. Kralların çevrelerini kölelerle doldurması, harem ağalarıyla doldurmalarıyla aynı sebebe dayanır: kölelerin ve suçluların aileleri ve arkadaşları yoktur, sadakat duyabilecekleri başka kimseleri yoktur - ya da en azından, prensipte olmaması gerekir. Ama aslında kralların da, bir biçimde böyle olması gerekir. Bir Afrika atasözünde vurgulandığı gibi: iyi bir kralın akrabası olmamalıdır ya da en azından yokmuş gibi davranmalıdır. Başka bir ifadeyle, kral ile köle aynada birbirinin yansımasıdır, birbirlerine karşı yükümlülükleriyle tanımlanan normal insanların aksine, onlar sadece iktidar ilişkileriyle tanımlanırlar. Ayrıca bir insan yalnızlığa ne kadar alışkınsa ve ne kadar yakın olabilirse, o kadar yakındırlar.
Sayfa 220·Kitabı okudu