Eğer ihtiyaçlar (örneğin korkunç bir yoksulluk), veya imkânlar (örneğin tahayyül edilemeyecek zenginlik) yeterince çarpıcıysa, ortada mutlak bir sosyalleşme yoksunluğu olmadığı sürece, belli bir derecede komünist ahlakı, insanların hesap yapma yönteminde neredeyse kaçınılmaz bir şekilde rol alır. Ortaçağ sufisi mistik Nasreddin Hoca’ya ait bir Türk halk hikâyesinde, bu şekilde arz ve talep kavramına sokulan karmaşıklıklar anlatılır:
Nasreddin, yerel bir çayhane işletmektedir, civardaki bir avdan dönen padişah ve hizmetkârları kahvaltı etmeye gelirler.
Padişah, “Bıldırcın yumurtası var mı?” diye sorar.
“Mutlaka bulurum” diye cevap verir Nasreddin.
Padişah bir düzine bıldırcın yumurtasından omlet ısmarlar, Nasreddin aceleyle aramaya çıkar. Padişah ve ya nındakiler yemeklerini bitirdikten sonra, onlara yüz altın hesap çıkarır.
Padişah şaşırır. “Bu bölgede bıldırcın yumurtası bu kadar nadir mi bulunuyor?” diye sorar.
Nasreddin cevap verir: “Nadir olan bıldırcın yumurtası değil, Padişah hazretlerinin teşrifleri.”
Yiyeceği ve temel ihtiyaç kabul edilen şeyleri paylaşma mecburiyeti, mensupları kendilerini başkalarıyla eşit gören bir toplulukta gündelik ahlakın temeli haline gelmeye eğilimlidir. Başka bir antropolog, Audrey Richards, bir keresinde Bemba annelerinin, “başka her konuda o kadar gevşek olan eğiticilerin”, çocuklarına portakal ya da başka bir şey verdiklerinde, çocuk bunu arkadaşlarıyla paylaşmaya yanaşmadığı takdirde onu çok sert azarladıklarını anlatıyordu. Ama aynı zamanda bu toplumlarda paylaşma —biraz düşünecek olursak her toplumda— hayatın belli başlı zevklerinden biridir.
Comte’a hayatı boyunca kaçık gözüyle bakıldı, ama fikirlerinin etkili olduğu kanıtlandı. Topluma olan sınırsız borç kavramı sonunda “toplumsal borç” olarak kristalize oldu, bu kavram Avrupa’nın birçok yerinde ve dışında sosyal reformcular tarafından, en sonunda sosyalist siyasetçiler tarafından benimsendi.
“Hepimiz topluma borçlu olarak doğduk”: Fransa’da toplumsal borç kavramı kısa zamanda herkesin dilinde dolaşan bir söz, bir slogan, sonunda da klişe hâline geldi. Bu görüşe göre devlet, hepimizin bizi yaratan topluma olan, nasıl olduğunu tam olarak fark etmesek bile en azından hepimizin var olmak için birbirimize tamamen bağımlı olmaya devam edeceğimiz gerçeğinde somutlaşan varoluşsal borcun, sadece yöneticisidir.