“Köylü, bitkin, güvensiz ve inançsızdır. Devletle ilişkisi tek taraflıdır. Devlet, yalnızca “vergi ver, asker ver” demektedir. Bu durumda köylüyü takatsiz düşürmek pahasına da olsa, az çok bir güvenlik getiren derebeyi ve toprak ağasıyla iyi geçinmekten başka çıkar yol yoktur. Köylü, derebeyi, toprak ağası ve tefeci tüccarın dış aleme karşı gerdiği “demirperde”nin gerisinde, susmuş, sinmiş ve içine kapanmıştır. Köylünün tek protesto biçimi, “askerden kaçıp dağda gizlenmektir” diyen Yusuf Akçura, tarihi bir gerçeği dile getirmektedir.
Prof. Tankut’un şu sözleri, itirazlarla karşılanacak bile olsa, düşündürücüdür: “Asırları dolduran korku hayatı ve kanlı kovalama, Anadolu köylerinde bir kalabalıktan ve insandan kaçma (misanthropie) ahlakı yarattı. Zorla ihtiyar ettiği uzletin içinde, her gün alnını çarptığı tabiat şiddetleri, tabiat kısırlığı ve akıbet kaygısı, Türk köylüsünün ırki ve ezeli neşesini yüzünden sıyırıp alınca, azmi de gevşedi. Yarın güneşin nasıl doğacağını bile kestiremiyordu. Bu ruhi halet, ruhi bir kansızlık yapar. Müptelalarında iradesizlik, tereddüt ve ümitsizlik hakimdir. Böylece bedbin bir felsefe, ürkek, kurnaz, itimatsız bir moral doku…
Türk gönlünde gıllügiş(aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı, şüphe ve tereddüt; gönül darlığı ve bozukluğu; kin ve hile; haset ve garaz; hıyanet ve adavet, gizli düşmanlık)da yer tutar oldu. Mistik tarikatlerin oralarda tutunabilmesi, işte bu sebeplerdendir.””