Avrupa’da modern anayasacılık, geç dönem Ortaçağdaki mülkiyete dayalı temsil sisteminden doğdu. 13. Yüzyılın ikinci yarısı, İngiltere’de ve Fransa’da parlamentoların kuruluşuna tanıklık etti; ve anayasacılığın nihai kurumsallaşmasına eriştiği yer parlamentolardı. Aynı zamanda mülkiyete dayalı temsil sistemi, temsil edilme yoksa vergi de yok, prensibini yerleştirdi…
…Aquinolu Thomas ile birlikte bu, tabii hukukun koyduğu doğuştan var olan bireysel hakların, beşeri hukuklar tarafından çiğnenemez olduğu ve bu hakları çiğneyen herhangi bir hukukun adaletsiz olduğu ve şiddet barındırdığı anlamına gelir.
Anayasalcılığın dinsel öğesi, İngiltere’deki 1688 Devrimi’ni müteakiben hazırlanan İnsan Hakları Bildirgesi’ndeki ortak hukuk geleneğinden gelen nosyonlarla kaynaştırılmıştır.
Devletin gücüne karşı korunması gereken bireyin çiğnenemez haklarının özü olarak “yaşam, özgürlük ve mülkiyet” güvenliğini ayrı tuttu. Böylece her bireye, dinsel inancı ve mülkiyeti de kapsayan şahsi, özel bir özerklik alanı tanındı. Ondan sonra, tabii haklar yavaş yavaş “sivil özgürlüklere” dönüştürüldü ve aynı zamanda din özgürlüğü de akademik özgürlüğe, ifade ve basın özgürlüğüne, toplantı ve dernek kurma özgürlüğüne dönüştü. Bireysel sivil haklar, modern anayasa yapıcıların yararlanmakta oldukları uluslararası politik kültürde yerleşik bir unsur haline geldi. Bundan başka, temel insan hakları nosyonu, modern zamanlarda olduğu gibi, kendi kendini gerçekleştirme hakları ya da bireysel gelişim için gereken önkoşullar olarak sosyal ve ekonomik hakları kapsayacak şekilde genişletilebildi.
Aquinolu Thomas’ın Stoacı tabii hukuk görüşünü benimsemesi ve kendisinin, tabiat kanununun ilahi doğuşu ve insan aklına erişebilirliği teorisi, beşerî hukukların meşruiyeti ve dolayısıyla da politik düzenin