Yazık ki, Hindistan'da pek az önemli kent vardı. Hindistan açıklıktı; tarlalar, tarlalar, sonra dağlar, sık ormanlar, dağlar ve gene tarlalar..
Tren yolu biter, yol bir noktaya kadar otomobile elverişlidir, ondan sonra öküz arabaları dar yollardan aşağı yollanırlar, patikalar tarlalara dalar, sonra bir tutam kırmızı boyanın yanı sıra kaybolurlar. Böyle bir ülkeye insan kafası nasıl başat olur? Kuşaklar boyunca kuşatma için akıncılar gelmiş, denemiş ama onlar da bunun dışında kalmışlardı. Kurdukları büyük kentler sadece bir gerileme, kavgaları ise, dönüş yolunu bulamayan insanların can sıkıntısıdır. Hindistan onların derdinden anlar.
Bütün dünyanın derdini can noktasına dek anlar. Yüzlerce ağzı, gülünç ve kutsal binlerce varlığıyla «Gel» diye seslenir. Ama neye, nereye gelsin? Bunu hiçbir zaman açıklamamıştır. Hindistan bir vaat değil sadece bir çağrıdır.