Fatih keleş

Fatih keleş
@Fatihklss
“Bu şiddetli hazlar şiddetli sonlar doğurur; zafer anlarında ölürler. Ateşle barut gibi— öpüştükleri anda birbirlerini tüketirler.”
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kim dayanabilir zamanın kırbacına? Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine, Sevgisinin kepaze edilmesine, Kanunların bu kadar yavaş Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine. Kötülere kul olmasına iyi insanın Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek. Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa, O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya Ürkütmese yüreğini? Bilmediğimiz belalara atılmaktansa Çektiklerine razı etmese insanı? Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Alıntı
Kahpece, kalleşçe kıyılmış bir kral! Korkağın biri miyim yoksa ben? Alçak diyen biri yok mu bana? Bir tepeleyen yok mu beni? Yok mu biri sakalımı koparıp yüzüme çalan, Yok mu biri gelsin çeksin beni burnumdan, Tıksın yalanlarımı boğazımdan içeri ciğerlerime. Yok mu bunu yapacak biri, yok mu? Yapsın, razıyım! Karşı koyamam ki zaten, Güvercin yüreklinin biriyim! Ezilmeyi acılaştıran zehir yok ki bende Olsaydı, çoktan yedirmez miydim çaylaklara O köpeğin bağırsaklarını, o kanlı, o iğrenç herifin! O vicdansız, kalleş, çamur ruhlu herifin! Ey alınmamış kan!
Yazık ki, Hindistan'da pek az önemli kent vardı. Hindistan açıklıktı; tarlalar, tarlalar, sonra dağlar, sık ormanlar, dağlar ve gene tarlalar.. Tren yolu biter, yol bir noktaya kadar otomobile elverişlidir, ondan sonra öküz arabaları dar yollardan aşağı yollanırlar, patikalar tarlalara dalar, sonra bir tutam kırmızı boyanın yanı sıra kaybolurlar. Böyle bir ülkeye insan kafası nasıl başat olur? Kuşaklar boyunca kuşatma için akıncılar gelmiş, denemiş ama onlar da bunun dışında kalmışlardı. Kurdukları büyük kentler sadece bir gerileme, kavgaları ise, dönüş yolunu bulamayan insanların can sıkıntısıdır. Hindistan onların derdinden anlar. Bütün dünyanın derdini can noktasına dek anlar. Yüzlerce ağzı, gülünç ve kutsal binlerce varlığıyla «Gel» diye seslenir. Ama neye, nereye gelsin? Bunu hiçbir zaman açıklamamıştır. Hindistan bir vaat değil sadece bir çağrıdır.
Ancak gülümsemem şevkat doluydu, çünkü çocuğun gözlerinde ölümsüz kadını, tüm zamanların ve görünüșlerin kadını­nı görüyordum. Onun gözlerinde cangıldaki ve ağaç tepesindeki, mağaradaki ve yerleşim yerindeki eşimin gözlerini görüyordum. Onun gözlerinde okçu Ushu olduğum zamanki Igar’ın gözlerini, pirinç hasatçısı olduğum zamanki Arunga’nın gözlerini, aygıra binmeyi düșlediğim zamanki Selpa’nın gözlerini, kendini kılıcımın önüne atan Nuhla’nın gözlerini görüyordum. Evet, dudaklarımda bir kahkahayla bırakıp gittiğim Lei-Lei’nin, kırk yıl boyunca anayollarla sapa yollarda dilencilik yoldașım olan Om Hanım’ın, uğruna eski Fransa’da çimenlerin üstünde kılıçla can verdiğim Philippa’nın, Mountain Meadows’da kırk büyük arabamızın çemberinde Jesse olduğum zamanki annemin gözlerinde yansı­yan șey vardı gözlerinde. Bir kadın çocuğu o, ama kendisinden önce annesinin olduğu gibi tüm kadınların kızıydı ve kendisinden sonra gelecek tüm kadınların annesiydi. Sar’dı o, Mısırlı tanrıça­ydı. Ölümü alt etmiș İștar’dı o. Saba ve Kleopatra idi; Esther ve Herodias’tı. Meryem’in bir temsilcisiydi o, Mecdelli Meryem ve Marta’nın kız kardeși Meryem’di, ayrıca Marta’nın kendisiydi. Ve Brunhilde ve Guinevere, Iseult ve Juliet, Heloise ve Nicolette idi. Evet ve Havva idi, Lilith idi, Astarte idi. On iki yașındaydı ve gelmiș, gelecek tüm kadınlardı.