Zünnûn Mısrî ne doğru söyler:
— Halk ölüdür, yalnız âlimler diridir. Âlimler uykudadır, yalnız ilmi ile âmil olanlar uyanıktır. İlmi ile âmil olanlar amellerine mağrurdur, aldanırlar; ihlâs sahipleri aldanmazlar. Fakat onlar da dâima büyük tehlikededir ler.
Dört kişiye şaşarım:
BİRİNCİSİ: Akıllıdır, âlim değildir. Bu adam, akıllı olduğu halde nereden gelip, nereye gittiğini, bu dünyaya niçin geldiğini ve sonunun ne olacağını neden öğrenmez?
Âhiret hayâtmı niçin düşünmez?
İKİNCİSİ: Âlimdir, fakat ilmiyle amel etmez. Niçin ilmiyle âmil olmaz? Neden akıbetini düşünmez? Allah'ın ve Peygamberin haber verdiği önündeki büyük tehlikeler üzerinde neden durmaz?
ÜÇÜNCÜSÜ: İlmiyle amel eder, fakat ihlâslı değildir. Riyâkârdır.
DÖRDÜNCÜSÜ: îhlâslıdır, fakat akıbetini düşünmez. Allah’ın öfkesinden korkmaz. Onun sâlih ve ermiş kullarına olan muamelesine bakmaz. Allah’ın kullarına muâmelesi gâyet ciddî ve kesindir.
Düşün şimdi ey insan!
Bizim Rabbimiz öyle bir sultandır ki, gökler, yer ve bunlarda ne varsa hepsi onu tesbih eder, onu anar.
Gene bizim Rabbımız öyle bir mâbuddur ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ona istiyerek veya istemiyerek secde eder. Cebrâil, İsrafil, Mîkâil, Azrâil ve sayısını yalnız Allah’ın bildiği diğer büyük melekler, onun hizmetinde olanlar cümlesindendir. Bu melekler büyük derecelere mâliktir. Günah işlemezler. Allah’a sayısız büyük ibâdetler yaparlar. Mahlûkâtın en hayırlısı Hazret-i Muhammed(s.a.v) dâhil yüksek dereceleriyle bütün peygamberler; temiz varlıklarıyle bütün âlimler onun hizmetindedir.
Onun hizmetinde olanların en suflileri yeryüzünün sultanları ve devlet adamlarıdır. Bunlar onun huzûrunda yüzlerini toprağa sürerler. Acizliklerini itiraf ederek af dilerler. O da onların Özrünü kabûl edip affederse mutluluğa ererler. Yoksa rezil olurlar, sonları felâkettir. İşte bizim Rabbımız bunca kudret ve azamet sahibi olduğu halde yine senin kusurlu ibâdetlerini kabûl eder. Huzûruna lâyık olmadığın halde müsâade eder. İstediğin zaman münâcaatını yaparsın. O da seni dinler. Halbuki sen o derece aşağı tabakada bir varlıksın ki, dünya beylerinden birinin huzûruna varmak istesen seni içeri bırakmazlar. Bıraksalar bile yüzüne bakmazlar, derdini dinlemezler. Bulunduğun şehrin belediyecisinin huzûruna kolay kolay giremezsin. Nâhiye müdürü ile görüşmen bile bir mes’eledir. Oysa ki bizim Rabbımız olan Allah için böyle bir şey yoktur. Onun mürâcaat kapısı herkese açıktır.
Dileyen dilediği zaman başvurur. Rabbı onu dinler, dileğini kabul eder. Kusurlu olduğu, şanına lâyık olmadığı halde yapılan ibâdetleri kabûl ederek mükâfatlar verir.
Hal böyle iken; sen Ey insan, nasıl böbürlenirsin? Nasıl kendinde bir büyüklük görürsün? Senin, değil büyüklenmen,
Peygamberimiz(s.a.v) bir hadisinde şöyle buyurur :
— Allah âhırete taallûk eden bir amel karşılığında dünyalık verir. Fakat dünyaya taallûk eden bir amel karşılığında âhireti vermez.
Bu âyetle hadisten çıkan sonuç şudur :
— Amellerini sırf Allah için yapan kimse, hem dünyasını hem de Ahıretini mâmûr etmiş olur. Fânî dünya için veyahut da insanların methini kazanmak için yapan kimse Ahıretini aslâ mâmûr edemez. Bazan dünyada istediğine de nail olamaz. Nâil olsa bile bâki kalmaz. Çünkü dünya bâki değildir. Böylece hem dünyasını hem de âhıretini mahvetmiş olur.
Düşün, ey aklı olan kimse!
Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bir hadîste Resûlûllah(s.a.v) şöyle buyurur:
Kıyâmet günü hesap için ilk huzura çağrılan üç zümredir:
1 — Kur’an okuyanlar
2 — Allah yolunda cihad ederek ölenler
3 — Zengin olanlar.
Bunlardan, önce Kur’an okuyanlar huzûra getirilir.
Allah kendisine sorar:
— Peygamberime gönderdiğim kitabı sana bildirmedim mi?
— Kur’an okuyucu:
— Evet yâ Rabbi?
Allah:
— Öğrendiklerinle neler işledin?
Kur’an okuyucu:
— Gece-gündüz Kur’anı okudum.
Allah:
— Yalan söylüyorsun!
Melekler:
— Yalan söylüyorsun!
Allah:
— Senin maksadın Kur’an okumak değil, «Ne güzel Kur’an okuyor.» dedirtmekti. Nitekim dendi de!..
Sonra maldâr olan huzura getirilir.
Allah kendisine sorar:
— Dünyada sana mal-mülk ve zenginlik vermedim mi? Kimseye muhtaç olmadan hayat sürmedin mi?
Zengin:
— Evet yâ Rabbi.
Allah:
— Verdiğim bu zenginliğe karşı ne gibi iyi işler yaptın?
Zengin:
— Fakirlere yardım ettim. Sadakalar verdim.