Okuyacağınız bir roman değil, yaşanmışlık.
Öylesine geçmiş bir hayatın izi değil, iz bırakılmışlık.
Yoruma açık değil, bizzat hayatın içinden.
O yaşayan bir efsane.
“Yani söz konusu olan birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir. Kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, mesele budur!”
Hayatın gerçekliği ile hayallerinin büyüklüğü arasındaki o amansız uçurumu fark eden insan, bir noktadan sonra içindeki o derin boşlukla savaşmayı bırakıyor. Werther için o boşluktan aşağı atlamak bir son değil; artık ruhunu taşıyamayan bu dar dünyadan, boşluğun onu tamamlama ihtimaline doğru atılmış sessiz bir adımdır. Nihayetinde onun ölümü, duyguların akla karşı verdiği o soylu ama mağlup savaşın ilanıdır.
Kitabı bitirdiğinizde hayata karşı kendinizi kırılmış hissedeceksiniz. Çünkü hayat, dalından koparılan hiç kimseye, hiçbir şeye acımadığı gibi Oblomov’a da acımadı. Onun neden bu hale geldiğini soranlara verilen o tek kelimelik cevap ise aslında romanın en ağır yükü: Oblomovluk.
-Bahsettiği kim?
-Oblomov, sana ondan çok bahsetmiştim.
-Evet, hatırladım; senin bir dostun. Ne oldu?
-Öldü, hayatı yok yere harcandı…
-Niçin? Ne yüzden?
-Ne yüzden mi?… Oblomovluk!