Bir, iki, üç, dört, beş; eller cepte, bir bedenin yıkımı, ulaşılabilir olanın imhası. Kapıcı için ulaşılabilir olan ölüm ve yaşamdı şu noktada. Ama ne yaşamak, kapıcı olarak yaşamak. Evren iyi ki bu dönemde, bu binalar, bu insanlarla başlangıç olarak yaratılmamış dedirtecek bir yaşamak; gündüz ışık açardı kapıcı, aydınlatılmayı açıklanmayı bekleyen bir şey var gibi, halbuki yoktu. Ne kanepenin altına -ki zaten şu daracık odada öyle büyük değildir- parası kaçmıştır da nerede diye aramak için açmıştır ışığı ne de o gün hava yağmurludur. Yine de iyiydi durumu, yeraltında camı olmayan kapıcı arkadaşları da vardı bizimkinin. Fransa’daki kapıcı dairelerinin çatı katında olduğunu bilse kim bilir ne yapardı? Tabii o zamanların soğukluğunu hesaba katmak aklına gelmezdi. Her neyse, gündüz lambaları açan yerlerin hepsi farklıdır ama en önemlisi bu yerlerin hepsi dışarıya kapalıdır; ameliyathanede ışık açıktır, hapishanede ışık açıktır, her türlü kurumun tuvaletlerinde ve sorgu odalarında ışık açıktır, bir de bizim kapıcının evinde -hesabını yaptı merak ediyorsanız, tam beş tane kendinden sığdırdı-“Vay be, ev sahipleri de anma insaflıymış.” demişti o zaman, alçaklığın büyük olabileceğini farkettiğinde. Birinde can kurtarırlar, birinde kontrol altında tutarlar, birinde rahatlatırlar, birinde diğer canlara yaptığını sorgularlar, bizimkinde de canından bezdirirlerdi.