Bir şeyin görünmemesi iki sebeptendir: Ya çok karanlıktır ya da çok aydınlık... Yarasa, gündüzün aydınlığında göremez; bu, güneşin yokluğundan değil, ışığının yarasanın gözüne fazla gelmesindendir.
Büyük İslam mütefekkiri İmam Gazali, İhyau Ulûmi’d-Din eserinde Allah’ın azametini ve O’nu idrak etmenin zorluğunu işte bu “Şiddet-i Zuhur” (Tecellinin Şiddeti) kavramıyla açıklar.
Gazali der ki:
“Allah’ın zatı, güneşten daha zahir, daha parlak ve aşikârdır. Lakin akıl gözlerimiz, o ilahi nurun şiddetine dayanamadığı için kamaşır. O, gizli olduğundan değil; aşırı derecede zahir olduğundan, yani şiddet-i zuhurundan dolayı gizlidir.”
Bizler, sebepler dairesinde boğulan, sınırlı akıl sahipleriyiz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ise hikmetin idraki konusundaki acziyetimizi, kâğıt üzerinde yürüyen bir karınca misaliyle anlatır:
“Kâğıdın üzerindeki karınca, yazıyı kalemin yazdığını sanır. Oysa kalemi tutan parmakları, parmaklara hükmeden bileği, bileğe emreden aklı ve iradeyi göremez. Karıncanın gözü, o azameti kuşatmaya yetmez.”
İşte insanoğlu da kâinat kitabındaki olaylara bakarken, sebeplere takılır. Oysa Müsebbibü’l-Esbab (Sebepleri Yaratan), perdenin ardında, aklın kavrayamayacağı bir hikmet ile işlemektedir.
Sonlu olan (insan), Sonsuz olanı (Allah’ı) kuşatamaz. Parça, bütünü ihata edemez.
Bu sebepledir ki; Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimiz’in; “El-aczu an derki’l-idraki idrakun” (İdrakin acziyetini bilmek, idraktir) sözü, bir pes ediş değil; haddini bilmekten doğan en yüksek marifet ve edep makamıdır. Allah’ı en iyi bilenler; O’nun azameti karşısında dilleri tutulup, “Seni hakkıyla sena etmekten acizim” diyerek secdeye gidenlerdir.