Keşke sesimi kanatlandırmak, mırıltılarımı şarkılara dönüştürmek için burada olsaydın. Yine de “yabancılar” arasındayken, görünmez bir “dostumun” beni dinlediğini, tatlılık ve duyarlılıkla gülümsediğini bilerek konuşacağım sana. Sana karşı içimde kabaran bu taşkınlıklar… Ne demek istiyorlar gerçekten? Bunu ben de tam olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, senin sevdiğim olduğun ve sevgiye içimde derin bir saygı duyduğum.
Bunu bilerek söylüyorum: Aşk, en azından büyüktür. Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntı, sevgisiz bir zenginlikten çok daha asildir. Peki bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret ediyorum? Söze döktükçe onları yitirdiğimi hissediyorum; yine de yazmaya, bu cesareti göstermeye devam ediyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemiyor, yazıyorum. Çünkü şu anda burada olsaydın, yüzüm kızarır, geri çekilir, uzun bir süre senden kaçardım. Söylediklerimi unutuncaya dek beni görmene izin vermezdim; utancım, bir perde gibi aramıza girerdi.
Güneş ufukta kayboldu. Harika biçimli, altın kenarlı bulutların arasından tek bir parlak yıldız belirdi: Venüs, aşk tanrıçası. Acaba bu yıldızda, bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı yaşar? Acaba Venüs de benim gibi midir; uzakta ama aslında çok yakında olan o güzel varlığa bakarken, alacakaranlığın karanlığa, karanlığın ışığa dönüşeceğini bilerek mi yazar mektubunu? Günü gecenin, geceyi günün izleyeceğini; sevdiğini görmeden önce bu döngünün defalarca tekrar edeceğini bilerek mi bekler?
Ve alacakaranlık… Sessizce, kimseye hissettirmeden insanın içine sokulur; gecenin yalnızlığını elinden tutup getirir. O an, Venüs kalemi eline alır mı? Karanlıktan bir adım geri çekilip, kendini bir kalkanın ardına mı saklar? Yoksa aşk, insanı hem koruyan hem de tam kalbinden vuran o görünmez okla yine işini mi görür?
Belki