Freud, bilinçdışı kavramını ortaya attığında elinde yalnızca gözlem, sezgi ve klinik deneyimler vardı. Bu nedenle onun bilinçdışı kavramı daha çok bir metafor gibi işliyordu: şehvetle, bastırılmış arzularla, çocukluk travmalarıyla dolu, mantıksız bir karanlık dünya gibiydi. Mlodinow, bu anlayışı saygıyla anmakla birlikte, çağdaş nörobilimin sağladığı içgörülerle yeni bir bilinçdışı modeline yöneliyor. Ona göre, artık bilinçdışı yalnızca bastırılmış duyguların değil, aynı zamanda hızlı kararların, otomatik davranışların, sosyal uyumun ve hayatta kalma becerilerinin beyin tarafından yönetildiği bir evrimsel avantaj olarak karşımıza çıkıyor.
Mlodinow için yeni bilinçdışı, gerçeklikle daha barışık ve işlevsel bir anlatı sunuyor. Tehlikeli bir durumda saniyeler içinde karar alabilen, sosyal ipuçlarını analiz eden, önyargılar üreten ve dikkat süreçlerini yöneten bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow’un ifadesiyle, doğa bizden pek çok süreci bilinçli zihnimizden uzak tutmuştur çünkü bu süreçlerin hızla ve kesintisiz işlemesi hayatta kalmamız açısından kritik bir rol oynamak zorunda kalmıştır.
Böylesi yeni bir dünyada bilgi yalnızca ne olduğu ve içeriğiyle ilgili değil, nasıl sunulduğu ve anlatıldığıyla da anlam kazanabiliyor. Örneğin, bir yemeğin tarifinin okunmasının zorluğunun o yemeğe ilişkin yargılarımızı nasıl etkilediği üzerine kitapta anlatılan bir deney hayli ilgi çekicidir. Eğer tarif okunması zor bir yazı karakteriyle yazılmışsa, o yemeğin daha zahmetli ve zor olduğu sanılır. Aynı durum egzersiz tarifleri için de geçerlidir. Bu, “fluency effect” adı verilen bir bilişsel sapmaya işaret eder: Bilginin işlenme kolaylığı, o bilginin içeriğine dair yargımızı değiştirir. Yani aslında karmaşık görünen şeyler, sadece öyle göründükleri için daha karmaşık sanılırlar.