Felsefeliyorum

Felsefeliyorum
@Felsefeliyorum
Boğaziçi Üniversitesi
8 kütüphaneci puanı
309 okur puanı
Ocak 2021 tarihinde katıldı
“Anlamı daraltan bir yaşam, ruhu yaralar.”
9/10
·304 syf.··
2026 2. kitabı
Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ına başladığı gibi ben de kısa bir mukaddeme olarak bir nebze de olsa yazarın derdini icmal etmeye çalışayım… Aslında kitabın genel kaygısı, insanın dünya karşısında henüz doğumundan itibaren hissettiği ezilmişlik hissini ve bunun sebep olduğu psikolojik sorunları hayatın ikinci yarısında farkedebilecek bilinç düzeyine, depresyonun önüne geçecek şekilde ancak kaygıdan yoksun olmayan bir güçlükle erişmeyi sağlayacak soruları sordurmak. Hollis’in defaatle salık verdiği, Yurdakul’un sarahatle bahsettiği “Müstebidin nasîbi: Ya bir mezar, ya bir zindan…” dizelerinde olduğu gibi insan kendini önce düştüğü sonra tekrar kurduğu dünya zindanından özgürleştirmek için doğumundan itibaren tahakküm altında kaldığı tüm fikir, varsayım ve kişilerden özellikle de en fazla kendinden belirli bir bilinç düzeyine gelerek kurtarması gerekir. Tabii bu süreçteki problem ve çözümleri tanımlarken Hollis’in sıklıkla ta’zîz ettiği Jung’un, bir öğrencisi olduğunu söylemekle birlikte kitabı olması gerektiğinden daha dikkatli okumak gerektiğini düşünüyorum çünkü henüz bilimsel inkişâfın emeklediği bir dönemde kendi çağının ilerisinde koşmaya çalışan bu insanların fikirleri hâlâ varsayımdan öteye gidemeyecek şekilde kurgulanmıştır. Kısa bir örnekle açıklamak gerekirse (ki bu tarz örnekler kitap içinde farklı konularda tekrarlanabilir), bize tamamen yabancı birinin itici gelmesinin sebebi olarak “o an karşımızdaki tanımadığımız öteki, kendimizle ilgili inkar etmek istediğimiz özellikleri veya kendimizden olabildiğince uzaklaştırmak istediğimiz ikilemleri”taşıması gibi cevaplarla aşırı kompleks ve biteviye olmayan ilişkisel bütünlükleri icmâle uğraşmak boşuna olmasa bile hâlâ bilimsel bir izlenimden ziyade felsefî bir sistem gibi geliyor bana. Tabii bütün bunlar kitabın veya
1000Kitap
Yaşamın İkinci Yarısında Anlam ArayışıJames Hollis · İletişim Yayınları · 2020280 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·328 syf.··
2025 13. kitabı
Freud, bilinçdışı kavramını ortaya attığında elinde yalnızca gözlem, sezgi ve klinik deneyimler vardı. Bu nedenle onun bilinçdışı kavramı daha çok bir metafor gibi işliyordu: şehvetle, bastırılmış arzularla, çocukluk travmalarıyla dolu, mantıksız bir karanlık dünya gibiydi. Mlodinow, bu anlayışı saygıyla anmakla birlikte, çağdaş nörobilimin sağladığı içgörülerle yeni bir bilinçdışı modeline yöneliyor. Ona göre, artık bilinçdışı yalnızca bastırılmış duyguların değil, aynı zamanda hızlı kararların, otomatik davranışların, sosyal uyumun ve hayatta kalma becerilerinin beyin tarafından yönetildiği bir evrimsel avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow için yeni bilinçdışı, gerçeklikle daha barışık ve işlevsel bir anlatı sunuyor. Tehlikeli bir durumda saniyeler içinde karar alabilen, sosyal ipuçlarını analiz eden, önyargılar üreten ve dikkat süreçlerini yöneten bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow’un ifadesiyle, doğa bizden pek çok süreci bilinçli zihnimizden uzak tutmuştur çünkü bu süreçlerin hızla ve kesintisiz işlemesi hayatta kalmamız açısından kritik bir rol oynamak zorunda kalmıştır. Böylesi yeni bir dünyada bilgi yalnızca ne olduğu ve içeriğiyle ilgili değil, nasıl sunulduğu ve anlatıldığıyla da anlam kazanabiliyor. Örneğin, bir yemeğin tarifinin okunmasının zorluğunun o yemeğe ilişkin yargılarımızı nasıl etkilediği üzerine kitapta anlatılan bir deney hayli ilgi çekicidir. Eğer tarif okunması zor bir yazı karakteriyle yazılmışsa, o yemeğin daha zahmetli ve zor olduğu sanılır. Aynı durum egzersiz tarifleri için de geçerlidir. Bu, “fluency effect” adı verilen bir bilişsel sapmaya işaret eder: Bilginin işlenme kolaylığı, o bilginin içeriğine dair yargımızı değiştirir. Yani aslında karmaşık görünen şeyler, sadece öyle göründükleri için daha karmaşık sanılırlar.
1000Kitap
SubliminalLeonard Mlodinow · Okuyan Us Yayınları · 2018281 okunma
Kalbin kendine özgü, mantığın anlamadığı se­bepleri vardır. -Blaise Pascal
Felsefe ve Düşünce
8/10
·272 syf.··
2025 12. kitabı
Danimarkalı iktisatçı Esther Boserup’a göre, insanlar sabanı hevesle değil, mecburiyetten eline aldı. Çünkü tarım, avcılık-toplayıcılıkla kıyaslandığında daha fazla çalışmayı ve daha az keyif almayı gerektiriyordu. Avlanacak hayvan kalmadığında, toplayacak meyve bitince, aç kalmamak için saban tarlasına mecburen girildi. Cennetten kovulma hikâyesi de belki bu tarımsal angaryaya atıf yapan bir metafordu; çünkü insanlar toprağı işlerken sadece çamura değil, kaderlerine de saplanmış gibiydi. Tarım devrimi kabaca bir fırsattan çok, çevresel zorlamaların sonucunda doğmuş bir mecburiyetti. Tarıma geçişle birlikte evcilleştirilmiş hayvanların beyinleri zamanla küçülmüş; özgür ruhlu atalarına göre daha uysal olmuşlardı. Koyun, köpek, hatta gökkuşağı alabalığı bile evcilleşmenin etkisiyle kafa hacminden feragat etmişti. Beyin küçüldükçe kafa karışıklığı da azalmış olabilir ama bu evrimsel indirim, zihin açısından pek kârlı olmamış. Nitekim evcilleşen hayvanların beyinlerinde küçülmeye ve daha pasif bir doğaya yönelme ve reflekslerinden feragatlar ortaya çıkmıştır. Bu küçülmenin en çok limbik sistem denilen, korku, öfke ve tepki mekanizmasını yöneten bölgede görüldüğü fark edilmiş. Hayvan daha az korkar, daha az kaçar hale gelince, sahibinin de gözü arkada kalmaz olmuştur haliyle. Doğal tepkiler körelince hayvanlar kalabalık ahır hayatına daha kolay uyum sağlamıştır. Böylece evcilleştirilen hayvanların duygusal tepkilerinin körelmesi, onlara insanların dünyasında yaşama izni vermiştir. Hayvanlar kümelenip dar alanlara tıkılınca haliyle bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmıştır. Koyunlar arasında artrit, domuzlarda diş eti hastalığı, genel olarak da bir dolu patolojik durum görülmüş. Nitekim hayvanlarda evcilleştirmenin bedeli, sağlık sorunları, hastalıklar ve yüksek ölüm oranları
1000Kitap
Tahıla KarşıJames C. Scott · Koç Üniversitesi Yayınları · 2019356 okunma
8/10
·347 syf.··
2025 11. kitabı
Kearney kitap boyunca canavar anlatılarının, insan benliğinin hiçbir zaman bütünüyle güvende olmadığını insana tekrar tekrar hatırlattığını söylüyor. Bu anlatılar, bireyin içindeki derin korkuları ve kaygıları dış dünyaya yansıttığını gösterir. Anthony Storr’un yaklaşımını aktararak, tehdit altındaki insanların çoğu zaman kendilerini korumak için güçlü bir lidere veya otoriteye sığınarak günah keçisi icat ettiğini vurguluyor. Yani, belirsizlik ya da tehdit anında, insanlar suçun ve kötülüğün kaynağını kendi içlerinde görmek yerine, onu kendilerinden uzak bir figüre, bir canavara, yani yaratılan bir ötekiye yüklerler. Kearney’nin temel hipotezi de budur zaten: Bizi en çok korkutan şeyler aslında içimizdeki bastırılmış korkuların yansımasıdır; fakat insan bunları sahiplenmek yerine başkalarına atfeder. Böylece hem kendini aklamış olur hem de içsel çatışmasını dışsallaştırır. Bu bakış açısına göre, modern Batı felsefesi de yüzyıllar boyunca ötekiyle yüzleşmekten, ona var olma hakkı tanımaktan kaçınmış; ötekiliği bastırarak kimliğini inşa etmiştir. --- Kearney ayrıca, günah keçisi ritüelinin dinî-toplumsal düzenin nasıl işlediğini de örneklendiriyor. Kutsal Kitap’ta kuzuların kurban olduğu bilinse de, keçinin benzersiz bir rolü vardır: Topluluğun tüm kötülüğü sembolik olarak onun sırtına yüklenir ve bu kötülüğü toplumdan uzak tutmak için çöle sürülür. Bu, kirlenmenin kaynağını toplumdan atarak saflığı koruma arzusunu gösterir. Yahudi-Hristiyan geleneğinin insan kurban etmeyi bırakıp hayvan kurbanına geçmesi de bu bağlamda bir ilerleme olarak görülür; insan kanının döküldüğü eski Dionysosçu ayinlerden farklı olarak, artık kurban ritüeli daha sembolik bir safhaya taşınmıştır. Yine de temel mantık değişmemiştir: Kilise, saflığını koruyabilmek için “pis” ya da tehlikeli
Felsefe ve Düşünce
Yabancılar, Tanrılar ve CanavarlarRichard Kearney · Metis Yayıncılık · 201290 okunma