Beyaz Kale, gemiyle seyahat ederken Osmanlı’ya esir düşen bir Venedikli’nin bir süre zindanda kalıp tıp bilgisi olduğu iddiasıyla yaralıları iyileştirmesi ile başlar. Paşayı tedavisiyle kendisine çok benzeyen hoca lakaplı bir bilim adamına köle olarak verilir.
Venedikli ve Hoca arasındaki örüntü, efendi–köle ilişkisini aşarak benlik, bilgi ve iktidar arasındaki gerilimi anlatır. Bu gerilim ölüm, kötülük, insanların benzerliği, kimlik, üstünlük duygusu, öteki gibi katmanlar taşır.
En çok ilgimi çeken bölümlerden biri romanda kötülüğün dramatik suçlarda değil, insanın kendini tanımayışında temellendirilmesi oldu. Köylerde sorulan kötülük sorusuna verilen sıradan cevaplar, kültürler arası farklardan çok ortak insani zayıflıkları gösterir. Köylülerin “dramatik kötülük” anlatamaması yalnızca kendini tanımamak değil; aynı zamanda toplumsal düzenin sıradan insanı iç dünyasından uzak tutmasıdır. Gündelik hayatın ağırlığı, itaat kültürü ve korku, insanın kendine bakmasını engeller.
Asıl karanlık ise Hoca ile Venedikli’nin birbirine baktıkça fark ettikleri iktidar arzusu ve yer değiştirme isteğidir. Ölüm tehdidi (salgın, savaş, ceza) bu yüzleşmenin sürekli arka planıdır.
Beyaz Kale’nin en güçlü yanı atmosferidir. Pamuk’un yazmakla ilgili kendi cümleleriyle “evren kurma” dediği şey burada yalnız mekân değil, zamanın kokusu, sesleridir. Okur, yaşanabilir bir dünya içinde dolaşır.
Hoca başlangıçta efendi, Venedikli köledir. Fakat bilgi ve hayal gücü el değiştirdikçe üstünlük de oynak bir zemine yerleşir. Roman, efendi–köle ilişkisinin sabit değil, zihinsel güçle sürekli yeniden kurulduğunu gösterir.
İki karakterin benzerliği, aynaya bakma zorunluluğu yaratır. Öteki, aslında bastırılmış benliktir.
Venedikli’nin geçmişini yeniden kurması, kimliğin anlatı yoluyla inşa edildiğini