“Ben artık güçlü olmak değil, mutlu olmak istiyorum”
Bazen hayatın bitmek bilmeyen koşturmacası ve insanların bizden beklentileri arasında en çok ihmal ettiğimiz kişi yine kendimiz oluyoruz. Başkalarına yetişmeye çalışırken, herkesi kırmamaya uğraşırken, çoğu zaman kendi iç sesimizi duymayı unutuyoruz.
Miraç Çağrı Aktaş’ın Kendimden Özür Dilerim kitabını bitirdiğimde bende kalan en güçlü duygu, kendimle yüzleşmenin verdiği o hafifleme hissiydi. Sayfalar ilerledikçe kendi kendimi ne çok yorduğumu, kendime ne kadar haksızlık ettiğimi fark ettim.
Çevremizdeki insanların “Sen güçlüsün, sen halledersin” diyerek bazı yükleri sessizce omuzlarımıza bırakması eminim birçok kişiye tanıdık gelecektir. Bazen gerçekten güçlü olduğumuz için değil, başka çaremiz yokmuş gibi hissettiğimiz için dayanıyoruz. Ama insanın da yorulmaya, durmaya, anlaşılmaya ve kendine dönmeye ihtiyacı var.
Bu kitap bana tam olarak bunu hatırlattı. Başkalarını kaybetmemek için kendimden ne kadar vazgeçtiğimi, bazı şeyleri sırf alışkanlıktan sürdürdüğümü ve “hayır” demeyi ne kadar unuttuğumu düşündüm. Okurken uzun zamandır susturduğum tarafımla yeniden karşılaştım. Belki de bu yüzden kitabın adı benim için bu kadar anlamlı oldu; çünkü bazı sayfalarda gerçekten kendimden özür dilemem gerektiğini hissettim.
Bu kitap ağır felsefi cümleler vaat etmiyor; daha çok insana ayna tutuyor. “Artık yorulduğunu kabul et” diyor. Kendini sürekli güçlü görünmek zorunda hisseden, başkaları için çok yorulan, kendi değerini başkalarının beklentileri arasında arayan herkesin bu kitapta kendinden bir şeyler bulacağını düşünüyorum.
Kendinize bir iyilik yapın; biraz durun, bu kitabı okuyun ve bugüne kadar en çok ihmal ettiğiniz insandan, yani kendinizden hak ettiği özrü dileyin.
Sadakat sevginin ölçüsüdür.
Hem seviyorum deyip hem de başka yüreklerde teselli arıyorsanız, lütfen siz sevmeyin. Önce sadakati öğretin yüreğinize, sonra seversiniz.
Yalnız AnlaşıldıkSongül Ünsal · Olimpos Yayınları · 20181,337 okunma
Hüzün kelimesi bir madde olsaydı o da bu kitap olurdu.
Her şey Fugui'nin gençlik yıllarında kumara başlayıp tüm aile servetini kaybetmesi ile başlıyor.
Açlık ve sefalettin insanlığı ele geçirdiği dönemde, zamanında zenginlik içinde yaşayan şimdilerde bir tabak pirinç bulmakta zorlanan ailenin dramı.
"Düşünebiliyor musun hayatımda üç kez ölülerin yattığı o küçük odaya girmek zorunda kaldım ve her defasında orada yatan benim canımdı."
Şiddetin vesile olduğu hazlar, şiddetle sona erer.
"Romeo ve juliet"
"Gece ve ay..."
"Biri karanlık, biri aydınlık. Biri hep orada, birinin belli zamanları var. Ve biri olmadan biri asla görünemiyor. Ay geceye muhtaç, eğer gece olmazsa kimse onun varlığından bile haberdar olamaz. Ama gece yüce, kutsal ve büyük. Gece, ay olmasa bile herkes tarafından fark ediliyor ama buna rağmen gece, ayın kendisinde olmasına, karanlığının bölünmesine izin veriyor. Çünkü gece aya aşık, insanlarda böyle, kendilerine muhtaç olan insanlara âşık oluyorlar. Gecenin sadace karanliğa ihtiyacı
var, ayışığına değil... Ama ay öyle değil, ay geceye muhtaç, gece ise ona âşık..."
"Gündüz ve güneş..."
"Gündüz aydınlıktır ve her aydınlığın kaynağı güneştir. Ayın aydınlığının kaynağı bile güneştir, güneş ve gündüzün aşkı öyle büyüktür ki belki onlar olmasa gece ve ay asla kavuşmayacaktır...Güneş sönse, ay devam edebilir mi parlamaya? Güneş olmasa... gece görebilir mi âşık olduğu ayı? Gündüz güneşe muhtaç, gece ise aya, ay güneşe..."🏕
Beyza Alkoç