Edebitiyatral Hatıralar

Edebitiyatral Hatıralar
@Fevziteoman
ARŞİV
Celal Sılay, odasında ölü bulundu. ... Bursa'nın Napoleon'u Celâl'in Bursa Askerî Lisesi'ndeki adı Napoleon'muş. O dönemde de kabına sığamadığı için, Bursa'nın altını üstüne getirmiş. Sonra Kuleli'ye nakletmişler. Sivil olunca bir süre Ankara Caddesinde Vatan'da, başka gazetelerde oyalanmış. Büyük aşklar yaşamış. En büyüğü bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmış. Uğruna, eşden dosttan borç para alıp, koca bir Paris seyahatini göze aldığı sevgilisini orada bir Fransız'ın kolunda ve hâmile olarak görmek, Celâl'i yıkmış. Bir gece içinde bütün saçları dökülmüş. ... Baş-kalarının ona yaptığı haksızlıklardan, küçük düşürüşlerden, o öcünü en olmayacak dostlarına hücum etmekle alıyordu. Tam Celâl'ce bir tepki. Bu geçimsizliğinin çok zararını çekti. Ama başka türlüsü elinden gelmiyordu. Yaşamı boyunca ekmek parası yüzünden olmayacak ödünler verdi. Dizine kadar gelmeyen küçük adamların yüzü-ne güldü. Ali'nin külâhını Veli'ye giydirdiği oldu. ... Onun «Cemile'nin Elleri» adlı şiirini ise hem çok sevmiş, hem de şaka olsun diye Karadeniz diyalektiğine çevirip, parodisini yapmıştım. Ve buluttan nem kapan mizacına karşın, Celâl kızmamış, alınmamış, candan candan gülmüştü. Yapıtının sağlamlığına güvenen her sanatçı gibi, şakasını da iyi karşılamıştı. ... Onu, ölümünden üç dört ay önce her zaman oturduğu Divan kahvesinde görmüştüm. Ayaküstü hatır sordu. Bir yorgun ve sinirli günümdü. – Her şey bana boş ve anlamsız geliyor Celâlciğim, dedim. Eksik dişlerini göstererek: – He he he diye güldü. Sonra ciddileşti. Sen de nihayet anlamışsın, dedi. Halinde, sesinde, sesinin tonunda gerçeğe kendinden biraz daha geç de olsa, erişmiş bir müridini yüreklendiren bir şeyh edası vardı. Onun bu hali de, beni güldürdü. Ölür İse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Reklam
Celâl'in, Sait Faik'e büyük sevgisi kolay anlaşılır. İkisi de topluma, çevreye karşı, küskündü, buruktu. Sait somurtuk bir küskündü. Celâl kendi deyimiyle «sırıtkan» bir küskün. Ölür İse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, s.53
Okumadan beğenenler, sövülüyorsunuz. Çok sövüyorum sizi.
Şairliğe onsekiz yaşında gazel ve rubailerle başlamıştı. ... Onu şairlikten de öte, basının, mizah dergilerinin en popüler edebiyatçısı haline getiren Sidharta Budha şiirini de bir Doğu keşişi kişiliğine bürünüp okumaya başlardı: Koskoca bir ağaç görüyorum Ufacık bir tohumda O ne ağaç ne tohum Om mani padme hum Om mani padme hum Om mani padme hum Kendi gibi Beylerbeyili ama, hiç de mistisizme yatkın olmayan gerçekçi mizahı ile Refik Halid, sonraları onun bu şiiriyle az mı alay etmiştir. ... Yakasına çiçek takıp kökünü mendil cebine yerleştirdiği küçük bir şişenin suyu ile beslemesi, kocaman bir gülsüz gezmeyen Oscar Wilde'ın dandyliğini anımsatıyordu ... Hatta hiç unutmam, bir keresinde Fransız Tiyatrosu'nda sanatçılararası bir eğlencede sahneye fırlamış, Adalet Cimcoz'un Desdemona olduğu bir Othello parodisinde Othello'yu oynamıştı. ... Tramvaya binen, sandviç yiyen, flört eden, sevişen, bazen deli dolu, bazen ipe sapa gelmez, çocukca. Uslu akıllı insanların çizgisinden çıkan, onları yadırgatan. Meselâ her dört yılda bir mebus seçimleri yapılır-ken serbest aday olup meydanlarda parklarda seçim nutukları atışı onun bu oyunlarından sadece biri idi. Hem böylece Hyde Park hatipleri gibi ileri geri konuşup içini de boşaltmış olurdu. Çelebi, her şeyi tabak gibi ortada bir insan olduğu için onun şiirlerindeki mistik hava ile yaşamındaki bu bağırgan çocuksu yaklaşım, çoğu kimseyi yadırgatırdı. ... Başka dille, bizim her günkü dilimizle konuşursam ürkiltecek, havasını bozacakmışım gibi hep Beylerbeyili'ce konuşurdum onunla : - Lütfedersiniz beyefendi, derdim. İhya edersiniz. Çelebi ile bütün konuşmalarımız hep bu üslüp üzere giderdi. ... Bir keresinde de azınlıklardan bir kız sevmiş. Kıza deli gibi âşıkmış. Ne var ki, bir huyu Çelebi'yi cileden çıkarıyormuş. Sevişmenin en
Ahmet Hamdi Tanpınar, bende her zaman kurak toprağa düşmüş bir bitki hüznü yaratmıştır. Adilikler, sathilikler, gelgeçlikler, vurdumduymazlıklar içinde bir ortamda, onu mülteci bir Orta Avrupalı, örneğin bir Macar yazara benzettiğim de çok olmuştur. Sağla solla, titiz bir ayırım yapmadan her önüne çıkan biraz kafası işler insanla dost sanılışı, hep bu yalnızlığından, kendine bir tutamak aramak, hiç değilse taşmak ihtiyacında olan engin dostluğuna bir takım yankı adacıkları bulabilmek zorunluğundan doğuyor olmalı idi. ... Size rastlamadan, kendi kendine, çoğu zaman o günkü bir rastlantı veya yaşantının çağrışımı ile daldığı bir düşünce silsilesinin son halkasını size açıverir, başından, gelişmesinden habersiz olduğunuz bu fikir yolculuğunu sanki siz de onunla birlikte katetmişsiniz gibi sonucuna sizi de ortak etmek isterdi. Kendi düşüncelerinizle, sokağın ve çevrenin gürültüleri ile günlük kaygularla bunalmış kafanız birden bu söylenenle bir bağlantı kurmakta gecikir, anlasa bile ilkin onun anlattığı sıcaklıkta algılayamaz, ama yavaş yavaş onun iklimine, onun dünyasına girince, bu söylenen, çoğu zaman yeni, aranıp duyulup vαrılmış yargı ya da bulguya, onun istediği ilgiyle yaklaşıp, çoğu zaman bunu benimser, ondan ayrıldıktan sonra da yolunuza bu düşünce ile ya da ona katılan yeni çağrışımlarla devam eder, sizi sıkan şeylerin baskısından bir süre uzaklamış olurdunuz. ... Aşkları Herkesin sıcak evine, kendini bekleyenlerin yanına döndüğü akşam vakitleri Ahmet Hamdi'yi Narmanlı Yurdu'ndaki bekâr odasında yalnız plakları ve kitapları beklerdi. Sınırlı hoca aylığının yarısını her ay kitaplara yatırır kitap paketine sevgi ile sımsıkı sarılır, sahifelerini, bir kadın soyuyormuş gibi gözleri parlayarak şehvetle açardı. Güzele alabildiğine açık ruhunun kadınlara ilgisiz
Reklam