Onu özlemedim. Özlenecek bir tarafı olmamıştı zaten. Sadece uzun bir sabır döneminin sona erişini izledim, sessizce. Ve hayat, o an bir boşluk değil, bir ferahlık getirdi. Bu ferahlık neşe değil, mutluluk hiç değil… Ama en azından bir korkunun eksilmesiydi diyebilirim.
Cenaze günü geldiğinde hava da tıpkı onun gibi griydi ne kar vardı ne güneş, sadece yerle gök arasında asılı kalmış ağır bir bulut. Sessizlikle örtülü bir gün...
Çocukların gözlerine uzun uzun baktım. Orada bir şey vardı, belki bir özlemin yokluğu, belki de geçmişte eksik bırakılmış sevgilerin sızısı. O an anladım ki, onun yokluğu yalnız bana değil, onlara da bir yerinden dokunmuştu. Onun yokluğu bir yükü kaldırmıştı omuzlarımdan, ama yerine eksik bir veda bırakmıştı. Kurulmamış bir ilişkinin ardından kalan, tamamlanmamış bir suskunluk gibi.
Yıllar geçti, fark ettirmeden, sessizce ne bir iz bıraktılar ardımda ne de içimdeki taşı biraz olsun hafiflettiler. Günler birbirine benzedi, mevsimler birbirine karıştı. Aynı yataklarda, aynı yüzlerde, aynı ilaç saatlerinde tükendi ömrüm. Ne ben değiştim ne de hissettiklerim azaldı. Sadece daha az konuştum, daha az baktım, daha az hissettim. Kalbimin içindeki o soğuk boşluk, zamanla yok olmak bir yana, içten içe kök saldı ve ben, her yeni sabah aynı yorgunlukla uyanarak, aynı sessiz acının içinden geçerek devam ettim.