Belki de insan, sevdiklerini kaybettikçe eksilmiyor, tam tersine, içindeki yüklerle ağırlaşıyor ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamak zorunda kaldığında, içinde taşıdığı acının ağırlığıyla her adımda biraz daha eziliyor.
Gökyüzü, elinde bir fırça tutan bir ressam gibi her sabah tüm hayallerimi griye boyuyor, hayata dair umutla renklendirmek istediğim ne varsa karanlığın içinde kayboluyor ve yağmur damlaları üzerime düştükçe, içime işledikçe, ben her gün biraz daha sırılsıklam bir yalnızlığa batıyorum.
Ben hiç mutlu oldum mu? Öylesine, düşünmeden, geçmişin ve geleceğin kaygısını taşımadan, yalnızca anın içinde kaybolarak…
Mutluluk, hep başkalarının yaşadığı bir his miydi, yoksa ben de bir zamanlar onu ucundan kıyısından tatmış mıydım?
Tüm bunların en zor tarafı, içimde büyüyen bu tarifsiz ağırlığı, göğsüme oturan bu kederi kimseyle paylaşamamaktı. Evin içinde bile yüzüme yerleşen maskeyi çıkarmaya cesaret edemiyor, acımı dile getirmekten, gözyaşlarımı göstermekten korkuyordum. Çünkü biliyorum ki, acımı kelimelere dökersem, onu saklamak imkânsız hale gelecek. Sessizliğin koruyucu bir örtü olduğunu öğrendim. Çünkü sustukça, acı da derinlere gömülüp görünmez oluyor.