Bu kitabı bitirdiğimde bir süre elimde tuttum, kapağını kapatmaya acele edemedim. Çünkü Gece Yarısı Kütüphanesi okurken değil, bittikten sonra asıl etkisini gösteren bir kitap.
Noranın yaşadığı o “hiçbir yere ait hissedememe” hâli, sanırım birçok insanın hayatında en az bir kez durup baktığı bir yer. Keşkeler, yarım kalmış ihtimaller, “başka bir yol seçseydim ne olurdu?” sorusu.. Kitap tam da bu sorunun etrafında dönüyor. Her kitap bir başka hayat, her hayat başka bir ihtimal.
Okurken şunu fark ettim: Dışarıdan bakınca mükemmel görünen hayatlar bile içeriden eksik, yorucu ve kırılgan. Aslında sorun yanlış hayatı yaşamamız değil; yaşadığımız hayata sürekli başka hayatların penceresinden bakmamız.
Matt Haig bunu öyle sade bir dille anlatıyor ki, bazı cümlelerin altını çizmeden geçemedim. Kitap bana şunu hissettirdi: Hayatımızda değiştiremediğimiz şeyler kadar, fark etmediğimiz güzellikler de var. Ve bazen sadece yaşadığımız hayatta kalmayı seçmek bile büyük bir cesaret. Bu da bana hep şunu düşündürüyor;
“Belki de yaşadığım hayat, tüm eksiklerine rağmen, hâlâ yaşanmaya değer.”
Kitabı okurken kendime sorduğum bazı sorular oldu, mesela ben Noranın yerinde olsaydım benim Araf’ta durduğum yer neresi olurdu acaba? Ya da hangi vazgeçtiğim kararım beni şu an olduğum yere getirdi. Bu ihtimaller dünyası elbette sandığımızdan daha çok yoruyor bizi ama insan düşünmeden edemiyor işte.. Aynı soruyu siz de kendinize sorun lütfen. Belki aynı Araf’ta buluşuruz :)
Hayatını sorgulayan, kendini başkalarıyla kıyaslayan, geçmişte verdiği kararları sık sık düşünen herkesin kendinden bir parça bulacağı bir kitap. Ben buldum. ^-^
Nora hayatı olduğu gibi kabullenmiş gibiydi; kötü bir deneyim yaşandı diye bütün deneyimlerin kötü olması gerekmiyordu. Hayatına acı çektiği için değil, acıyı dindirmenin bir yolu olmadığına kendini inandırdığı için bitirmek istediğini anlamıştı.