“Niçin ağladığımı biliyorsun, mutlaka biliyorsun!” diye haykırdı.
Seniha, Hakkı Celis’e ta yüreğine saplanan bir nazarla baktı ve işveli bir sesle:
“Demek beni hâlâ seviyorsun!” dedi.
Genç adam ne cevap vereceğini bilemedi; o da Seniha’yı hâlâ sevmekte olduğunu bugün ve bu saatte anlamıştı. Kalbimiz ne kadar beklenmeyen şeylerle doludur; kendi heyecanlarımız önünde ekseriya kendimiz hayrete düşeriz. Deruhî varlığımız hudutsuz ve karanlıktır. Bu hudutsuz karanlıkta yol alabilmek için ya çok cesaretli, ya çok tecrübeli ve bir ilhama mazhar olmuş kadar ermiş bulunmak lazım gelir.
“Eve döner dönmez, şimdiye kadar yazdığım yazıları ve bütün kitapları yakacağım!” Dedi.
Ve bunu söylerken birden coşup havada salladığı elinden burnuna hafif bir koku geldi; bu, Seniha’nın elinden onun eline sinen kuvvetli bir kokunun artığıydı. Hakkı Celis içinin titrediğini hissetti ve hâlâ bu kadar boş şeylerin tesiri altında kaldığına şaştı.
Birtakım yapma tavırlar, sahte bakışlar ve isteksiz gülüşlerle Avrupa’dan avdet etmiş yüzeysel ve kokulu bir mahlukun ateşe, dumana ve kör kurşun yağmurlarına doğru ağır ağır ilerleyen bir adam üzerinde hâlâ hüküm sürüşü pek gayri tabiî bir şey, adeta bir ayıp değil miydi ? Hakkı Celis kendi nefsine karşı Seniha‘yı sevmiş olmaktan ve belki hâlâ sevmekte devam etmekten utanıyordu. Sakın o da tanıdığı bir çok gençler gibi, sakın o da şu havai Cemil gibi hayata yalnız etiyle mi bağlıydı? Varlığının bütün o yüksek heyecanları, sakın biraz evvelki tavırları, bakışları ve gülüşleri gibi bir takım düzme ve yapma şeylerden mi ibaretti? Zira deminki kahramanca düşüncelerle, Seniha’nın kokusunu duyar duymaz hissettiği ürperiş, birbirinin tamamıyla zıttı iki türlü ruhiyete alametti. Hakkı Celis kendi kendine diyordu ki; “ Ya o düşünceler, ya bu ürperiş doğruydu. Acaba hangisinde samimiyim?”