Ama sanırım beklentilerin sorunu da bu. Hayal kırıklığına yol açmaları. Pişmanlığa. Istıraba. Bunları hissetmemeliyim yine de içimi kemiriyorlar. Kafamı dolduruyorlar ve onları uzaklaştırmaya çalışsam da sürekli geri dönüyorlar.
Yan tarafına bir acı saplandığında hızla içini çekti. Oradaydı, görüş alanının bulanık kıyılarında: olan bitenin gerçekliği. Isırıyor, dişlerini geçiriyor, onu kendine çekmeye çalışıyordu.
Öylece duruyor uzak geçmişin çocuksu düşü içimde bir yerde. O anının dışında kocaman bir boşluk var. İçi dolu bir boşluk. Toplandıklarında birbirlerini sadeleştirip geride önemsiz bir sıfır bırakan şeylerle dolu bir boşluk.
Anılar da yaşlanır, değişir ve eski berrak çizgilerini kaybederler. Onlar bile zamanın gücüne karşı direnemezler. Çünkü zamanın eline öyle tılsımlı ve ilahî bir güç verilmiştir ki, bir bölüm sonra, bir bölüm önce yaşadıklarımıza baktığımızda yalnızca buruk bir gülümsemeyle şaşarız, yaralarımızın nasıl böyle ustalıkla sarıldı- ğına... Zaman, usta bir saat tamircisinin sabrı ve dikkatiyle üzerine düşeni yapar yalnızca.
Bir cenazeydi söz konusu olan. Ölüm yani. İnsanın toprağa kavuştuğu, toprağa verildiği tören... İnsanın, toprak üzerindeki yalnızlığının bitip doğanın sonsuz çevrimine katıldığı, zerrelerine ayrılarak tekrar başa döndüğü, sanki hiç var olmamışçasına yok olduğu, geride kalanlara, tüm hayatın tatlı bir rüyadan başka bir şey olmadığını, topraktan başka varılacak bir yer olmadığını, ölümlünün yaşamı boyunca çıkmaya çabaladığı tüm dorukların, tepelerin gereksiz bir hayalden başka bir şey olmadığını, onu bekleyen tek şeyin toprağın dibi olduğunu anlatan o siyah kapıyı anlatacaktık.