Bütün ruhumla iyi olmak istedim; fakat gençtim, tutkularım vardı. Ne zaman iyi olanı arasam yalnızdım. Ne zaman kalben hissettiğim ahlaken iyi olma isteğimi dile getirmeye çalışsam aşağılama ve alayla karşılaştım. Ne zaman alçak tutkularıma yenik düşsem takdir, teşvik edildim. İhtiras, güç sevgisi, bencillik, zamparalık, gurur, öfke, intikam, bunların tamamı saygın addediliyordu. Kendimi bu tutkulara kaptırdıkça büyüklerim gibi olmaya, onların da benden memnun olduklarını hissetmeye başladım.
Yine de, ne olduğunu söyleyemesem bile bir şeye inanıyordum. Tanrı’ya bile inanıyordum. Daha doğrusu, varlığını reddetmiyordum- Fakat bunun ne tür bir Tanrı olduğunu söylemiyordum.
Eğer kendi bakış açılarına göre inanç dünyevi kazançları elde etmenin bir yoluysa, bu insanlar en radikal inançsızlardır, çünkü ortada gerçekten de hiçbir inanç yoktur.
İnsanlar herkesin yaşadığı gibi yaşamaya devam ediyorlar. Fakat sadece inancın öğretileriyle alakası olmayan prensiplerle değil, aksine, bu öğretilere ters düşen prensiplerle hayatlarını sürdürüyorlar. İnancın öğretilerinin hayatta yeri olmuyordu. İnsan ilişkilerinde de hiçbir zaman ortaya çıkmıyorlar. Basit şekilde, hayatı yaşarken hiçbir etkileri olmuyor. İnancın öğretileri hayattan kopmuş, ondan bağımsız olarak başka bir dünyaya bırakılmıştı.