Tam karşımda bir sincap bir sekoyanın gövdesine bir şimşek hızıyla tırmanıverdi. Onu rahatsız etmiştim ve benden korunmaya çalışıyordu.
Haydi canım… Bunu nereden bilebilirdim ki? Emin olabileceğim tek şey ağacın gövdesine tırmanmış olduğuydu, gerisiyse yorumlamadan ibaretti!
Bizler kendimize sunulan her şeyi yorumlamadan duramıyorduk: Başkalarının söyledikleri, yüz ifadeleri, bakışlar, ses tonu, algıladığımız her şey için hiç zaman geçirmeden şifre çözmeye, bağlantı kurmaya, bir araya getirmeye, yani sonuç olarak yorumlamaya başlıyorduk çünkü bu, içinde bulunduğumuz durumlara bir anlam vermemizi sağlıyordu. Ama bu arada hata oranımız ne kadar oluyordu? Ne ölçüde haklı ya da haksız çıkıyorduk? Aslına bakacak olursa insanoğlu anlama öylesine bir gereksinim duyuyordu ki ona ulaşamadığımızda onu icat etmeye başlıyorduk ve o zaman da eksik olan bilgileri hayal ederek bir yandan her şeyi anlamış olduğumuza içtenlikle inanırken aslında gerçeğin çok dışında bulunuyorduk.
Hiç düşünmeden yalnızca olanı algılamanız gerekiyor. Algılamanız ve yazmanız, hepsi bu işte. Sizi dün uyarmıştım: Yorumlama sezginin en büyük düşmanıdır. Sezgi size katıksız duyusal bilgiler verir. Sizin onları yakalamanız, algılamanız ve not almanız gerekiyor, şifrelerini çözmeye kalkışmadan, bir şeyleri tanımlamaya ya da onlara bir anlam vermeye çalışmadan.
“Sezgilerimize başvurmanız gerektiğinde bir şeyleri algılayacaksınız. Sezginin zihninize taşıyacağı şeyler bu katıksız bilgiler olacak. Eğer onları yorumlamaya kalkışırsanız, yüz durumdan doksan dokuzunda yanılırsınız.”