Kadınların tarihteki yeri için şunları yazmış:
Kurmacalarda, kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmediyor; gerçek hayatta ailesinin parmağına zorla yüzük taktığı herhangi bir delikanlının kölesi.
Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu.
... fethetmek, hükmetmek zorunda olan saygıdeğer bir büyük için, çok sayıda insanın, hatta insan ırkının yarısının doğal olarak kendisinden aşağıda olduğunu hissetmek çok önemlidir.
Virginia Woolf, İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. 20. yüzyıl edebiyatına Kendine Ait Bir Oda, Mrs. Dalloway, Jacob’un Odası, Deniz Feneri, Dalgalar gibi eserleriyle imzasını atmıştır.
Yazmak onun için varoluşsal bir olay ve yaşam biçimine dönüşmüştür.
Feminist olmasının, yazmanın onun için öneminin, bilinç akışı tekniğini en iyi şekilde yapmasının yanında beni etkileyen başka bir yönü daha var: Hayata veda edişi.
Belki de suyun kendisini hafifleteceğini düşündüğünden ceplerindeki taşlarla suya bırakmıştır kendini. Suyla buluşmadan önce de yine yazarak sevdikleriyle vedalaşmıştır.
Eşine yazdığı son mektupta: “Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.” diyerek maddi sonunu yazarak sonsuzlaştırmıştır.
Sizler neler düşünüyorsunuz yazar hakkında? Hangi eserlerini okudunuz?
... Zira biyolojinin en kuvvetli, en güzeli veya en zekiyi seçtiğine dair “güçlü olanın hayatta kalması” sloganı, biyolojiyi pek anlamamış birilerinin topluma zerk ettiği ve maalesef halen temizlemekte çok zorlandığımız bir temel hatalı düşünce biçimidir.