Evreni adaletsizlik yönetir. Orada inşa edilen her şey, çözülen her şey, pis bir kırılganlığın izini taşır; sanki madde, yokluğun bağrındaki bir skandalın meyvasıymış gibi... Her varlık bir başka varlığın can çekişmesiyle beslenir; anlar, zamanın kansızlığı üzerine vampir gibi üşüşürler - dünya, gözyaşlarının biriktiği bir yerdir... Bu mezbahada kollarını kavuşturup durmak ya da kılıç çekmek eşit derecede beyhude hareketlerdir. Hiçbir harika zincirinden boşanma hareketi mekanı sarsamaz, ruhları da asilleştiremez... Zaferler ve yenilgiler, adı kader olan bilinmez bir yasaya göre birbirini izlerler; kader, felsefi olarak ypksun kaldığımızda, şu dünyadaki ya da herhangi bir yerdeki ikametimiz bize çözümsüz, maruz kalınacak bir lânet gibi saçma, ya da hak edilmemiş göründüğünde başvurduğumuz sözcüktür... Kader - mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü... Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek, felâketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız. Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder...
“Benim gibi kurtuluşu böyle dört duvar arasında bulacağını sanma Marcello, bir amatör için fazla ciddiyim, profesyonel olmak içinse yeterince ciddi değilim, En sefil hayat bile her şeyin önceden belirlendiği toplum tarafından düzenlenen bir varoluştan iyidir.”
-La Dolce Vitta/ Tatlı Hayat -🎬