Viyolonsel sesi özellikle beni çok etkiliyor;
Schopenhauer her ne kadar piyanoyu kusursuz bir kişiyle özdeşleştirse de ben kendimi çelloya daha yakın hissediyorum. Piyano fazlasıyla kusursuz, kendine yeterli ve kendinden emin, ben ise tıpkı çello gibi bazen eşliksiz yapamayan, yalnız ve mağrur olamayan duygusal bir zavallı olabiliyorum..
Çellonun yalvarırcasına titreyen sesi şu an sahip olmadığım, benden uzak bir sevgiye özlemimi ifade ediyor sanki..
Bu duygusallık hayatımın kendine özgü büyüsünün bir parçası, üstelik çaldığım eserleri içimden bir parça olarak algılamamda ve şekillendirmemde bana yardımcı oluyor..
Ah bu karşıtlıklar ve onların bir şekilde birleşip tuhaf, büyülü bir bütün oluşturmaları.
Hayatın özü burada saklı..
Demek ki bazen bazı şeyler göründüğü gibi olmuyor, düşüncelerin görünürdeki örgüsü derine indikçe başka desenlerde ortaya çıkıyor, zıtlıklar birbirinin içine geçiyor ve belli bir çelişki içinde gerçek oluşuyor..
Doğayı düşünüyorum; kimi zaman durgun, neredeyse sessiz, kimi zaman çılgın dalgalarla dağınık bir hal alan denizi, her biri diğerinden farklı ve sanki görünmez bir devinimle birbirini hazırlayan mevsimleri, yağmurdan sonra açan güneşi ya da güneşli zamanlardan sonra eninde sonunda gelen yağmuru...
Sonra kendimi düşünüyorum; hayatımı iniş çıkışlarımı, kendi küçük güvenli alanımda umuttan umutsuzluğa, istekten bıkkınlığa doğru bir geçiş halinde olmamı, çevremdeki insanların kimi zaman ihtirasla ve hırsla kimi zaman da bir doymuşluk ve yorgunlukla yoğrulmuş ruhsal durumlarını..
Hepimiz istencin girdabında bu sonsuz döngünün kölesiyiz sanki..