Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, insanın içine usulca giren ama çıktıktan sonra da uzun süre odada kalan bir yalnızlık hissi bırakır. Çünkü bu eser bir aşk hikâyesinden çok, görülmemenin trajedisidir. Zweig burada aşkı anlatmaz yalnızca; insan ruhunun saplantıya dönüşen sadakatini, unutulmanın açtığı sessiz yarayı ve bir kadının bütün ömrünü tek bir bakışın etrafında nasıl ördüğünü gösterir.
Stefan Zweig’in en büyük gücü, insan psikolojisini mahkeme tutanağı gibi değil, gece yarısı iç konuşması gibi yazabilmesidir. Okurken olaylardan çok duyguların içinde yürürüz. Kadının adı yoktur. Zaten bu bilinçli bir tercihtir. Çünkü o kadın artık bir birey olmaktan çıkmış, sevdiği adamın etrafında dönen görünmez bir gölgeye dönüşmüştür. İsimsizlik burada kimlik kaybıdır.
Erkek karakterin tavrı ise modern dünyanın en eski günahlarından biridir: “Hatırlamamak.” Kadın hayatını ona adarken adam onu her seferinde yeniden tanımaya çalışır. Bu unutkanlık yalnızca bireysel değildir; Zweig burada erkek egosunun yüzeyselliğini de eleştirir. Erkek arzularını hatırlar ama ruhları değil. Kadın ise bir bakışı bile yıllarca taşıyabilir. İşte hikâyenin trajedisi tam burada büyür.
Eserdeki en sarsıcı şeylerden biri, kadının sevgisinin karşılıksız olmasından çok tek taraflı bir dine dönüşmesidir. Kadın sevdiği adamı artık bir insan gibi değil, kutsal bir kader gibi yaşar. Bu yüzden mektup bir hesaplaşma değil, bir itiraf metnidir. İçinde öfke bile tam anlamıyla yoktur. Bu da metni daha acı hâle getirir. Çünkü insan bazen nefret ettiği kişiden değil, hâlâ sevdiği kişiden kaçamaz.
Zweig’in dili sakin görünür ama altında büyük bir psikolojik fırtına vardır. Cümleler bağırmaz; boğulur. O yüzden kitap bittikten sonra insan kendini bir ayrılıktan çıkmış gibi hisseder. Gürültülü romanlar çabuk unutulur