Türk romanında , yazarların çoğunun çağın ötesinden baktığını söylemek zordur. Çoğunlukla basmakalıp hikayelerin kalıplaşmış sözlerle aktarıldığı kurgusal bir düzenle karşı karşıyayız. Konulara "fikir" diye yedirilen şey, bağlama uygun bir tez olmaktan uzak; yazarın hayat tecrübelerine dayanan basit yorumlardır aslında. Sadece bir kesimin ideallerini anlatmaya çalışmak düstur haline getirilmiş , romanın özü olan "tahkiye" unutulmuş ; insana bakmak yerine savunulan görüş anlatılmaya odaklanılmış. Haliyle bu durum, romanın nazariyesini kavrayamama gibi hastalıklı bir duruma vesile olmuştur. Klişeleşmeyi Yeşilçam Sineması'nda, o dönemde yazılan romanlarda ve günümüz filmlerinde ve dizilerinde çok rahat görebilirsiniz. Hele hele ki deneysellikten çok korkmuşlar ve olabildiğince kaçmışlar, romanın yapısını ve tekniğini oyun haline getirmeye çaba gösterenlerle de alay etmişlerdir. Söylediklerimin aksinde hareket eden yok mu ? Elbette var. Misal Halit Ziya Uşaklıgil, tekniğini ve kurgusunu kusursuzlaştırmaya çalışmıştır. Yusuf Atılgan, romandaki insan boşluğunu çağının tez aşığı romanlarından bağımsız olarak doldurmuştur. Oğuz Atay, tekniği her ne kadar James Joyce'dan almış olsa da bu tekniği Türk romanına uyarlamada çok cesur davranmış ; Tehlikeli Oyunlar'da da başarılı olmuştur. Latife Tekin, neredeyse her anlatısında yeniliğin sınırlarını zorlamış ; bakış açısından tutun da romanın yapısına kadar kolay kolay kimsenin cesaret edemeyeceği sularda yüzmüştür. Adalet Ağaoğlu, denenmemişi denemiş , tarz olarak hemen her tarzda yazmıştır. Bilge Karasu, Türk romanını "fikir" i anlayamamanın önündeki en büyük duvardır, felsefeyi onun gibi yediren yoktur hikayeye. Tabi bu sayının çok olmamasının sebebi okuyucudur. Bu ülkenin okuyucusu maalesef tenkit namına hiçbir şey bilmemekle