Fanon, iki ayrı istikamette irkiltir bizi. Birincisi; tarihsel-toplumsal olarak tefrik etmeksizin karalamanın bizzat bir şiddet edimi olabileceğini farkettirerek irkiltir. Şiddetin bir tanınma talebinin, insandan sayılma 'çağrısının' ifadesi olabileceğini hatırlatarak irkiltir. İkincisi; 'doğru' şiddeti güzeller, "kan ve hiddetle kurulmuş bağlar"ı cezbeyle tasvir ederken, irkiltir. Meşruluğunu tanımak ile rasyonalleştirmek ve güzellemek arasındaki fark, görmezden gelinecek gibi değildir. Fanon'a 'haksızlık' eden Arendt'e kulak vermek gereken noktadır bu; tekrarlarsak; tecavüze uğrayanın/mazlumun hiddet dolu intikam düşleri (dahası, bir anlığına da olsa onun yerine geçme düşleri) üzerine bir fikir, bir politika inşa etmek nereye götürür? Yine Arendt'in dikkat çektiği gibi, re-aksiyonun aksiyon yerini tutması politikayı felcetmez mi? Efendi-köle diyalektiğinin, şiddetle emek sürecini örtüştüren yorumu, doğal itkiyle politikayı özdeşleştirmeyi getirmiyor mudur beraberinde?
Velhasıl barış savunuculuğunun, somut bir savaş tehdidinin taraflarına ve haklılık/haksızlık ölçütüne tâbi ad hoc bir karşı çıkış olmayıp, bizatihi bir siyasal duruşun ifadesi olmasının kendi başına bir politik anlamı vardır. Yaygınlaştırılması, güçlendirilmesi, böylelikle politik etki kazandırılması gereken bir anlamdır bu.
Solun refleksi, sinik bir teşhircilikle yetinmek ve Ergenekon'un araçsallaştırılmasına ilişkin -kesinlikle yeterli olmayan- şüphelerine gömülüp steril bir 'duruşt'a duraklamak değil, Ergenekon'un köküne inilmesini ve arkasındaki zihniyetle toplumsal bir hesaplaşmayı talep etmek olmalıdır. Enerjisini bu talebin (siyaseyeten ve hukuken) somutlanmasına ve takibine hasreden bir sol, ahlâkî bir 'duruş'tan -, ahlâkın da icabı olan- politik bir eyleme geçmiş olur