Küçüklük bir anımı hatırlıyorum. Elimde bir müzik kutusu ile salonda oturuyorum. Odanın o boğucu havasının farkında olmadan. Müzik kutusunun kolunu döndürüyorum. Döndükçe balerin tüm saflığıyla dans ediyor süzülerek. Kol yavaşlıyor ve balerin de dansını bitirmeye koyuluyor. Bitmesin diye kolu çeviriyorum. Annemin kulaklarıma bir şey taktığını hissetmemle ses kesiliyor. Bakışlarımı ona çeviriyorum. Müzik kutusunun o tatlı melodisinin yerini çocuk şarkısı alıyor. Müzik kutusunu almak istiyorum. Dinlemek istiyorum. Kulaklığı çıkarmak için yeltendiğimde annem engel oluyor. Beni odama götürüyor. Ben isteksizce otururken dayanamayıp salona gidiyorum. Adımlarım salonun giriş kapısında duraksıyor. Annemin kötü tarafından saldırıya uğradığını görüyorum. Ağzından tükürükler çıkartıp, kükrüyor. Annemin eli titriyor. Dudaklarını ısırıyor. Tavana bakıyor. Müzik kutusunun kolunu çeviriyorum. Annem o tatlı melodiyi duymasıyla bakışlarını bana çeviriyor. Gözleri dolu. Kötü adam pençesini müzik kutusuna geçiriyor, atıyor. Kalbimin acıdığını ve boğazımın yandığını hissediyorum. Ağzıma tuzlu bir tat geliyor.
Boğazım düğümleniyor düğüm. Bir kördüğüm gibi veyahut ağır bir taş, öyle ki yutkunamıyorum. Gözlerim yanıyor ve bulanıklık engel oluyor görmeme. O ise devam ediyor konuşmaya. Biliyorum. Onun daha "önemli" bir işi var. Bu bilindik pranga olarak takılıyor ayağıma. Dudaklarımı aramasam bile konuşamıyorum. Sanki... Sanki Rabbim bile biliyor imkansızlığımızı. Olamayacağımızı.
Yine de kalbim paramparça oluyor. Ben de buna rağmen beklentiye giriyorum. Bir adım ilerliyorum. Bakmıyor hâlâ ona bakıyor. Ne ruhuma ne de kalbime. Kapılarını kapatmış bana.
Ben ise bir çiçeğin istediği ilgiyi ve sevgiyi istiyorum. Bekliyorum... Gelmeyeceğini bile bile. Üstelik nefret edemiyorum ondan her ne kadar istesem de.
Saksıdaki güller gibi yavaşça soluyorum.