Başının üzerindeki gökyüzü tunca dönüştüğünde, etrafındaki toprak susuzluktan kuruduğunda yağmur duasına çıkan bir çiftçi gibi ben de defalarca kendimi yere atıp Tanrı'dan gözyaşı diledim.
Sinsi bir hastalığın önlenemez şekilde her geçen gün ölüme yaklaştırdığı bahtsız birinden, hançerle işkencesine bir anda son vermesini isteyebilir misin? Gücünü tüketen hastalık, aynı zamanda ondan kurtulma cesaretinden de onu yoksun bırakmaz mı?
Hanımlar arabanın kapısından beylerle konuşuyorlar, onlar da elbette oldukça neşeli ve rahat. – Ben Lotte'nin gözlerini arıyorum; ah, o kâh birine kâh öbürüne bakıyor! Ama bana sıra gelince! Bana! Bana! Tamamıyla ona odaklanmış halde orada öyle dururken, beni görmüyor bile! – Kalbim ona bin kez adieu diyor! Oysa o beni görmüyor! Fayton hareket edip giderken, gözlerim doluyor. Arkasından bakıyorum ve Lotte’nin arabanın kapısından dışarıya çıkan şapkasını görüyorum, bakmak için arkaya dönüyor, oh, yoksa bana mı? - Dostum! Bu çelişki içinde gidip geliyorum; benim avuntum da bu: Belki de bana bakmıştır! Belki! - İyi geceler! Ah, nasıl da bir çocuğum ben!
Çocuklar gibi, aptallar ve şairler, sonsuzlukta dolaşan bu ateşböceklerine (yıldızlar) hayran olurlar. Ben ki –iyi mi, fena mı bilmem- ne şairim ne de mistik, gök, benim için, her gece, üzerinde, çaresiz hiçliğimi okuduğum büyük, uğursuz perdeden başka bir şey değildir.