E.P

E.P
@FrauMai
eczacılık
Ankara
14 Haziran
5 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
Gözlerin Steven'ın üzerinde olmasının nedeni birkaç uçak yüzündendi. Bir iki binaya çarpmışlardı. Birkaç bin kişi ölmüştü. New York adında bir kentte, 11 Eylül denilen bir tarihte. Bu yüzden dikkatler üzerindeydi. Özellikle de komşuları. Tașındığından beri görüşmediği komşuları Steven'dan nefret ediyorlardı. Ama prensip olarak bunu belli edememişlerdi. Ne de olsa Crouch End'de kimse eşcinsel ya da travestilere karșı değildi. O konudaki hoşgörülerinin insanlığa örnek olacak genişliğiyle övünürlerdi. Küçük bir kız gibi giyinse bile Steven'a böyle ters ters bakmazlardı. Ama her insan kadar onların da birilerine ters ters bakma ihtiyacı vardı. Ve bu ihtiyacın giderilmesi açısından, o uçaklar tam zamanında yetişmişti. Tam da çevrelerinde ters ters bakacak bir şey kalmadığı anda. Tam da toplumsal ilişkilerdeki fazla saygı ve hoşgörüden bunaldıkları bir anda. Tam da bir insanı görünüşünden ötürü ayıplamanın ayıp sayıldığı bir anda... Dolayısıyla Rahimeyi gördükleri anda ondan nefret ettiler. Ve bu kez, yüzlerini gere gere de belli ettiler. Çünkü daha o uçakların ve çarptıkları binaların enkazları kaldırılmamıştı ki Müslüman aşağlamak İngilterede, kriketten daha popüler bir spor haline gelmişti. Herkes oynamak istiyordu. Üstelik kazananın boynuna yurtseverlik madalyası takılıyordu.
Reklam
Sado-mazoșizm denilen oyunda, kararsız ya da bir sonraki hamlesini bilmeyen bir sahibeye yer yoktu. Ve bütün köleler, her şeyden önce, titanyumdan inşa edilmiş gibi kırılmaz ve bükülmez bir iradeyle karşılaştıkları için tahrik olurlardı. Aslında oyundaki roller, sokaktaki insanların gündelik yaşantısının bir parodisiydi. Bu parodide sahibe hayatı, köle de insanı simgeliyordu. Ve bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilirdi. Bu kadar basit. Kullanılan deri ve metal aksesuarlar ise sadece bir ayrıntıydı. Havaya girmek için. Gerçek hayatta onların yerini kartvizitler, evrak çantaları, kravatlar, içinde eşantiyon parfüm şişeleri olan kadın çantaları, numarasız da olsa yakıştığı için takılan șeffaf camlı gözlükler, renkli lensler, saç boyaları, indirimli epilasyon broşürleri, zayıflamak için satın alınıp yatak odasına konan spor aletleri, otuz yıl vadeyle alınan iki odalı bodrum katları, bütün taksitli alışverişler, kanunlar, polis copları, yedikçe kanser yapan gıdalar, içilmese de kanser yapan sigaralar ve siyasi ya da dini liderlerin nurlu yüzlerindeki porselen dişler alıyordu. Bir de gerçek hayattaki şiddetin önünde ya da arkasında lütfen, rica, özür gibi kelimeler oluyordu. Sado-mazo çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzün travmatik sonuçlarından ibaret değildi. Travmatik olan hayattı. Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Doğmak gibi. Dolayısıyla doğum sonrası depresyon yeni annelerin yakalandığı bir psikolojik hastalığın değil hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen.
Kinyas
İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düșürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar. Ortak özellikleri, verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. Bağımlı insan atlı karıncaya binmiş gibidir. Ne bir varış noktası, ne de bir ilerleme vardır hayatında. Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana kadar döner durur... İnsanı hayvan yapan bu bağımlılıklardan tamamen kurtulmanın tek yolunun ölmek olduğunu geç de olsa anladım.
Kinyas
Dünden iğrenen bütün insanlar gibi biz de gelecekten konuştuk sürekli. Yarın, bugünü yaşanılabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesine çıkıp hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! Aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük: yarın. Gelecek iyi bir sermayeydi. Yaşadığımız sürece bitmeyen bir anapara gibi.
Kinyas (Tolga)
Onların istedikleri gibi bir adam olamayacağımı, değil bir adam, yanlarında kaldığım takdirde bir insan olarak yaşayamayacağımı anladığım için ve benim zavallılığımı işsizliğimi her gördüklerinde kahrolacaklarına, yok olduğum için bir defaya mahsus kahrolmalarını tercih ettiğimi söylemeyi düşündüm. Bu, genel olarak, evden kaçış nedenimdi. Okulunu bitirmeyecek, askerde büyük sorunlar yaşayacak, kalabalık içinde yatıp kalkamadığı için her gün ya dövecek ya dövülecek, evlenemeyecek, hiçbir işte çalışamayacak, düşüncelerinin hiçbiri gerçekleşmediği için alkole gömülecek bir insan olacağımdan emin olduğum için ve ailemin böyle bir evladı varlığına yapacakları tanıklığın yaratacağı acı sonsuz olacağı için ortalıktan kaybolmuştum. Tabii, denklemim yirmi bir yaşımdayken bana son derece mantıklı geliyordu. Kendimi o kadar iyi kandırıyordum ki, aileme duyduğum sevgiden ötürü, onlar için onları terk ettiğime inanıyordum.
Reklam