“Şahbazlarım, kurtlarım! Şahine per gerektir, meydana er gerektir!.. Ata meydan, yiğide şan gerektir. Ve sen, beyaz atının üstündeki süvari; sen, doru atın dizginlerini tutan sipahi; sen, eli mızraklı yiğit azap ve sen kılıcının yalabığı alnına vuran yeniçeri, sen yüreği çelikleşen
yiğit, gazan mübarek ola!.”
Şimdi benimle kim konuşacak, kim
bana hikâyeler anlatacak, okumayı kim öğretecekti? Kim yüzüme bakarken gülecek, kim bana “Babacım!” diyecekti? Hangi ses onun sesi kadar bana güven verecek, hangi hikâye beni onunki kadar eğlendirebilecekti?