İnsanların kölelere, kurbanlara, şamar oğlanlarına ihtiyacı vardır ve “evcil” hayvanlarımızın çoğu da bunun içindir, çünkü onları, olmaları gerektiğini düşündüğümüz şekle sokmuşuzdur; tıpkı insanoğlunun da ondan beklenen şey olup çıkması gibi. Ama hepsi değil, kesinlikle değil; bize ömrümüz boyunca, sürekli, nereye gidersek gidelim, bizi ölçüp biçen, yargılayan ve bazen… İnsanca dediğimiz bir asaletle davranan canlılar eşlik ediyor.
Duygusal yaşamımızı hayvanlar da paylaşıyor; insani duygulanımların onlarınkinden katbekat karmaşık olduğunu ileri sürerek kendimizi pohpohluyoruz. Bir kedinin ya da köpeğin tatmadığı tek duygu, muhtemelen romantik aşk. O noktada bile, kuşkulanmamız gerek. Bir köpeğin sahibine duyduğu tutkulu bağlılık, bu türden bir aşk değilse nedir? Bütün o özlemeler, hasretinden erimeler, “ver bana, ver bana” lar… Hugo’nun Emily’ye hissettiği şey aşk değil miydi? Düşüncelerimize, entelektüel donanımımıza, akılcılığımıza, mantığa vurmalarımıza, analizlerimize, vesaireye gelince köpeklerin, kedi ya da maymunların aya roket göndermeyi ya da petrolün yan ürünlerinden yapay elbise kumaşı dokumayı beceremeyeceğini mutlak bir kesinlikle söyleyebiliriz, ancak envai çeşit zekâ ürününün oluşturduğu bu koskoca enkazın ortasında otururken, böylesi becerilere, icatlara aman aman bir değer atfetmek oldukça güç: Sanıyorum zekâyı şu an hafifsiyoruz, tıpkı bir zamanlar fazla önemsediğimiz gibi. Sonunda hak ettiği yeri bulacak: buysa, bana kalırsa, oldukça aşağılarda bir yer.
Kişinin yaşamındaki her şey değişim, hareket, yıkım halindeyse (belki bir yandan da, yeniden inşa hâlindedir, ama yaşandığı sırada bu pek de aşikâr değildir), insanı ele geçiren tek duygu, bir çaresizlik duygusudur; bir toz fırtınasına ya da santrifüje kapılmış, fırıl fırıl dönüyorsundur sanki.