18. yüzyılda diğer zaman dilimlerinde olduğu gibi stratejinin
kavramsallaştırılmasında ve uygulanmasında stratejinin formel dilinden ziyade kültürel değerler daha önemliydi. Söz konusu olan, birbirleriyle rekabet eden dinlerin dünyasıdır. Bu dünyada müsamaha,
genel olarak bir zayıflık işareti olarak algılanıyordu.
Dinî savaş ya da en azından dinî çatışma ise gerekli olarak kabul ediliyordu. Husumet, kökleşmişti. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse; hanedanlar arası mücadeleye ki bu ister Habsburglar ile Bourbonlar arasında olsun isterse de Osmanlılar ile Safeviler arasında olsun, kültürel
kavramlar çerçevesinde yaklaşmak gerekir.
Strateji, bir kurumun ya da bireyin ulaşmak istediği kuşatıcı bir vizyon ile birlikte bu vizyona ulaşmak için belirlenmiş olan amaçların tamamı demektir.
Batı uygarlığı bana göre iki büyük miras üzerinde ayakta durmaktadır. Bunlardan biri, bilimsel macera ruhudur; bilinmeyene -keşfedilmek için var olduğu düşünülmesi gereken bir bilinmeyene- doğru yola çıktığınız bir macera. Evrenin yanıtlanamaz sorularının yanıtlanmadan kalacağı bilinci ve her şeyin belirsiz olduğunun kabulü. Özetle, zihnin alçakgönüllülüğü.
Diğer büyük miras ise sevgi, bütün insanlar arasında var olan kardeşlik ve bireyin değeri üzerine kurulu eylemlerin temeli olan Hıristiyan ahlakıdır. Ruhun alçakgönüllülüğü. Bu iki miras birbiriyle mantıksal açıdan tümüyle tutarlıdır. Ama mantık her şey değildir. İnsanın bir fikrin peşinden gitmek için yüreğine de ihtiyacı vardır.