Bir ölü çiçek gibi odama kapandım. Odama geldin. Ne biçim yer olduğunu biliyorsun. Ve biliyor musun, Sonya, alçak tavanlarla kılçık odalar ruhu ve zekayı körletir. Ah, bilsen odamdan nasıl nefret ediyordum. Ama dışarı da çıkmıyordum. Özellikle çıkmıyordum. Günlerce oradan çıkmadım, hiçbir yere gitmedim. Çalışmadığım gibi yemek de yemedim. Yattığım yerde düşünüp durdum. Eğer Nastasya bir şey getirirse yerdim. Getirmezse bütün gün aç gezerdim. Özellikle istemiyordum ondan yiyecek. Odamda ışık yoktu. Geceleri karanlıkta otururdum. Bir mum alacak para kazanmak istemiyordum. Çalışmam gerekiyordu. Bunun yerine kitaplarımı sattım. Masanın üstünde duran daireler ise bir parmak toz tuttu. İyice yatıp düşünmeyi her şeye tercih ediyordum. Düşünüp durdum. Anlatılmaya değmeyecek garip rüyalar görüyordum. İşte o zaman... hayalini kurmaya başladım. Hayır, doğru değil! Yine yanlış şeyler söylüyorum sana... Bak, o zaman kendime durmadan şu soruyu soruyordum: Ben öteki insanlardan daha akıllı olamayacak kadar aptal mıyım? (Çünkü onların ne kadar aptal olduklarını biliyordum.) O zaman Sonya, insanın herkesin akıllanmasını beklemeyeceğini düşündüm. Çok uzun sürerdi bu. Sonra, insanları hiçbir şeyin değiştiremeyeceğine kanaat getirdim. Bana kalırsa, bu yolda harcanan tüm gayretler boştur. Evet, insan karakterinin kurallarını hiç kimse değiştiremez. Sonya, şuna inan ki, kimin iradesi ve zekası daha kuvvetliyse, diğer insanlara hükmedecektir. Kim olursa, onu, inanılmaz bir biçimde gözlerinde büyüttüler. Kim en çok şeyden nefret ediyorsa, o, onlara hükmedecektir. Bu şimdiye kadar da böyle olmuştur. Şimdiden sonra da böyle olacaktır. Bunu görmemek için kör olmak lazım..