Stoner ilkgençliğinde, aşkı, insanın eğer şanslıysa erişebileceği mutlak bir varoluş biçimi olarak dűşünürdü; olgunluğa erdiğinde, aşkın, insanın oyalayıcı bir inançsızlık, hafiften tanıdık bir küçümseme ve mahcubiyet verici bir özlemle bakması gereken, sahte bir dinin cenneti olduğu sonucuna varmıştı. Şimdi artık orta yaşında, aşkın ne bir lütuf ne de bir yanılsama olduğunu anlamaya başlıyordu; aşkı insanca bir dönüşüm olarak, her gün ve her dakika irade, zekâ ve yürekle keşfedilen ve yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu.
Edebiyatın gizemiyle ve onun tarif edilemeyen gücüyle karşılaştığımızda bunların kaynağını keşfetmemiz icap eder. Ancak, nihayetinde, bu neye yarar? Edebiyat eseri önümüze derinliklerine inemediğimiz engin bir örtü firlatır. Ve biz onun karşısında, etkisine karşı koyamayan adanmışlardan başka bir şey değiliz.
Aklı kendini konusuyla meşgul eder, okuduğu ve doğasını anlamaya çalıştığı edebiyatın gücüyle cebelleşirken, sürekli bir değişim geçirdiğinin farkındaydı; bunun farkına vardıkça da kendi içinden Onu içine alan dünyaya yöneliyordu