Dokunmadan adlı eserinde Nermin Yıldırım, Adalet karakteri üzerinden hem bireysel hem toplumsal düzlemde derin bir sorgulama kurar. Adalet, yalnızca bir karakter değil; hayatın ve toplumun ne kadar “adaletli” olduğuna dair bir aynadır.
Bu hikâye, hülyalı bir yolculuk gibi ilerler. Bir yandan Adalet’in kendi iç dünyasında, geçmişinde, hatırlamadıklarıyla ve belki de bilinçli olarak unuttuğu anılarla yüzleşmesine tanıklık ederiz. Diğer yandan, toplumun da tıpkı birey gibi hatırlamak istemediği, en derine gömdüğü olayları ve insanları yeniden görünür kılar.
Roman, sessizce yanından geçip gittiğimiz şeyleri yüzümüze vurur. Hem kendi hayatımızda hem de toplumsal düzende ne kadar çok şeyi görmezden geldiğimizi, dokunmadan geçtiğimizi, yok saydığımızı fark ederiz. Çoğu zaman ne kendimize ne de çevremizde olanlara gerçekten temas ederiz. Ses çıkarmayız, harekete geçmeyiz.
Ancak bir noktada, her şeyin geç olduğunu düşündüğümüz bir an gelir. O zaman dokunmaya çalışırız. Fakat o ana kadar dokunulmamış, sahip çıkılmamış, yüzleşilmemiş hiçbir şeyin artık aynı değeri taşımadığını görürüz.
Romanın altını çizdiği temel düşünce nettir: Hayata zamanında dokunmak gerekir. Hem bireysel hem toplumsal düzeyde, ertelemek çoğu zaman bir kayıptır. Eylemsizlik, sessizlik ve görmezden gelmek, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurur.
Adalet karakteri, bize adaleti değil, aslında adaletsizliği gösterir. Ve bu süreçte şu sert gerçekle yüzleşiriz: Hayat adil değildir. Belki de tek adil olan şey ölümdür.
Düşünmekte de eyleme geçmekte de var olmakta da ozgür değiliz bunlara boyun eğdigimiz sürece, ben hayatımı o şekilde yaşayamam, elimdeki tek ozgürlüğüm savaşma özgürlüğü.
Hafıza yalan söyler, kendisine özgü oyunlar oynar, bir görüntüyü doğru mu yalan mı belli olmayan bir diğerinin üstüne kapatır, zaman içinde bu iki katman ortadan kaybolur, duman gibi bir şey olur.