Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın *Deli Filozof* adlı eserini okudum. Romanı okurken aklımdan sürekli şu düşünce geçti: Eğer Sokrates Türkiye’de yaşasaydı, muhtemelen bu romandaki Hikmetullah Efendi gibi olurdu. Bu yüzden ben ona “yerli Sokrates” dedim.
Hüseyin Rahmi’nin bu eseri, yazarın bazı diğer romanlarına göre biraz daha farklı bir yerde duruyor. Hiciv elbette var, fakat önceki eserlerindeki kadar yoğun değil. Bunun yerine daha çok insanların zihniyetini, yaşadıkları manzaraları ve aile kavramının, namusun, kadın ve erkek ilişkisine farklı zihniyettekilerin bakış açısını anlatan bir metin.
Romanın temel meselelerinden biri şu: Aradan yüzyıllar geçse de insanlar zahir ile batını ayıramıyor. Zaman ilerliyor, teknoloji gelişiyor ama insanların zihniyeti aynı hızla değişmiyor.
İnsanoğlu kurallar belirlese de toplumun düzeni için bilmediği, gözden kaçırdığı tabiatın kendi kanunlarının olduğudur. Ve insan ne kadar çok kanun koyarsa koysun tabiatın kanunlarına üstün gelemez, onlara galebe çalamaz.
Hikmetullah Efendi sorgulayan, aklına geleni dile getiren ve toplum tarafından deli diye yaftalanan bir karakterdir. Evreni de ve Yaratıcıyı da kendince ve okuduklarından fikirler üreterek, bunları insanlara aktarmaya uğraşır. Sokaklarda dolaşarak insanlara öğütler veren bir filozof gibidir. Bu yönüyle Sokrates’i hatırlatır. Fakat Sokrates nasıl mahkemelerde yargılanıp idama mahkûm edilmişse, Hikmetullah Efendi de toplum tarafından dışlanır, sözleri ciddiye alınmaz.
Romanın bir başka önemli yönü Hikmetullah Efendi’nin içindeki iki kimliktir: baba ve filozof.
Hikmetullah Efendi, kendi hikmetini çocuklarına aktarmaya çalışan bir babadır. Kızı ve oğluna düşüncelerini, fikirlerini ve ahlak anlayışını öğretmeye çalışır. Ancak bu konuda başarılı olamaz. Bir noktada filozofluk ile