Bir varmış bir yokmuş diye başlar her hikaye, ama nasıl sona ereceğini bilmediğimiz için biraz tırsak atarız ilk adımlarımızı, varla yok arasında hiçlik makamına varmaktır aslında her öykünün ana teması, hepimiz birilerinin hayatına girer çıkarız, asıl giren de çıkan da bizedir. Yaşam boyu öğreniriz öğretiriz de, ama nedense ders almakta hala çaylak birer oyuncuyuz, hayat sahnesinde, ışıkların göz alıcı körlüğüne aldanarak, kimimiz daha çok anılmak kimimiz de rahat bir yaşam için mücadele verirken pişmiş tavuk misali yanarız, hamken tamam olmak için eziliriz üzüm misali, lakin kimse kendisi olmayı istemez, korkar, çünkü kendisi olursa yaşamak için bir gayesi olmalıdır. Şimdilerde bakıyorum da herkes bir şeylerden kaçıyor, kimse elini taşın altına sokmayı istemiyor. Gerçi sokacak bir taş bile bulmaktan aciz, Garfield miskinliği içinde debeleniyoruz, hem neden uğraşsın ki, rahatlık ve Bukowski hassiktirliği damarlarına kadar işlemişken, hani şu an bir elinde cımbız bir elinde ayna olan ruhlar sıkıya gelir mi? Ben bile gelmem efendi, bırak ahaliyi ben bile diyorum. Kendimle çelişiyorum ama bir yandan da kaosun içindeki düzeni yaratan mimarım, kendi hayatımın mimarı… lafı çok uzattım velhasıl efendi önce kendini ara, sonra neyi yitirmiş isen hayatında o sana zaten kendi ayaklarıyla tıpış tıpış gelecektir. Bu arada herkes bu günlerde sevgiden dem vuruyor. Sevgiliden vs. ama kimse kimseyi zaten koşulsuz sevmiyor ki, o sevdalar eski zaman ilahilerinin dizeleri arasında birer yalnız nota, gerçi aşk, hayatın mayasıdır. Ama mücadele ve emek ister… Git al ulan öyle kös kös oturmakla aşk aranmaz zaten, silkelen yani Matmazel… ama önce düşün…