Şöyle düşünün: Otomobil kullanıyorsunuz ve gaza bastıkça hızınız artıyor. Hızdan hem zevk alıyor, hem de biraz ürküyorsunuz. Aldığınız zevk, korkunuzdan baskın olduğu müddetçe gaza basmaya devam edersiniz. Ama diyelim ki yolunuzun üzerinde bir tehlike belirdi. O zaman, korkunuz ön plana çıkar ve gazdan ayağınızı çekersiniz. Sizin sorunuza gelince; tehlikeyi baştan hayal edebilirseniz, korkunuza daha erken kulak verir ve ona göre davranırsınız. Tehlikenin karşınıza çıkmasını beklerseniz, o zaman da korkunuz, ayağınızı gazdan çekmenize yarar. Ama hiç korkunuz yoksa, ayağınızı gazdan çekme şansınız da yoktur.
Korkum beni zararlardan koruyor. Aslında ben acıya karşı çok dayanıksızım. Düşünüyorum da, bugüne kadar acılardan hep uzak durmaya çalıştım. Acı ile yüz yüze kalmaya tahammül edemiyorum. Acı çekmeye başladığımda, ya birilerine, ya bir şeylere sığınarak unutmaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden, kaybetmeyi göze alamıyorum. Siz, kaybetme korkumu verdiğimde kaybetmenin acısıyla baş başa kalabileceğimi söyleyince o kadar paniğe kapılmışım ki, kafam karmakarışık oldu.
Ne yazık ki savaşlardan sonra görüp görebileceğiniz tek şey budur. Ve anlarsınız ki, savaşta önemli olan savaşma gücünüzden çok, acıya dayanma gücünüzdür.
Korkunun hiç olmadığı yerde genellikle tedbir de yoktur. Kayıpların üstesinden gelip gelemeyeceğinizi hesaplamadan, cesaretinizi son noktasına kadar kullanabilir ve hedeflerinizi gerçekleştirmek uğruna önünüze çıkan bütün risklere atılabilirsiniz. Ancak unutmamalıyız ki, tedbirsiz alınan risklerin çoğu, arkasından bazı kayıplar getirir. İşte bu yüzden, sık sık kaybetmenin acısıyla baş başa kalabilirsiniz. Söylediğim gibi, Büyü Dükkânı'ndan istediğiniz cesaretin karşılığında, yalnızca kaybetme korkunuzu burada bırakabileceksiniz. Kaybetmenin acısını değil... Biliyorsunuz, korku ile acı bambaşka duygulardır.