“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
Nazan Bekiroğlu’nun Mücella romanını okurken, aslında sadece bir kadının hayatına değil, kendi içime de yolculuk yaptığımı hissettim. Mücella’nın hikâyesi, dışarıdan bakıldığında sıradan bir ömür gibi görünse de satır aralarında derin bir hüzün ve görkemli bir yalnızlık gizli.
Mücella, hayatı boyunca “bekleyen” bir kadın. Aşkı bekliyor, ilgiyi bekliyor, kaderinin ona vereceği bir çıkış yolunu bekliyor… Ama zaman, onun ellerinden su gibi kayıp gidiyor. Belki de en çok bu yüzden sarsıcı: Çünkü kendi hayatımızda da kaç kere “bekleyiş” içinde olduğumuzu fark ettiriyor.
Roman boyunca İstanbul’un eski sokakları, evlerin duvarlarına sinmiş anılar, kaybolan gelenekler eşlik ediyor bize. Bekiroğlu’nun dili o kadar şiirsel ki, bazen bir cümleyi defalarca okuyup zihnimde resmini çizdim. Fakat bu güzelliğin ardında sürekli bir melankoli dolaşıyor: Kaybolmuş zamanların ve yarım kalmış hayatların hüznü.
Benim için Mücella, bir kadının sessiz çığlığı oldu. Dışarıya duyulmayan ama insanın kendi kalbinde yankılanan bir ses. Kitabı kapattığımda, kendi hayatıma da şu soruyu sordum: Ben nerelerde bekleyerek geçirdim ömrümü?
Kitaplı günler sevgili okurlar :():