Dava adlı romanı okurken kendimi tuhaf bir belirsizliğin içinde buldum. Daha ilk sayfalarda Josef K.’nın sebepsiz yere tutuklanması beni şaşırttı ama asıl rahatsız eden şey, bu durumun asla açıklanmamasıydı. Okudukça sürekli “neden?” diye sordum, fakat cevap bulamadım. Bu da beni, karakterle birlikte aynı çaresizliğin içine çekti.
Hikâye ilerledikçe üzerimde bir baskı hissetmeye başladım. Sanki ben de Josef K. gibi görünmeyen ama her yerde olan bir sistemin içindeydim. Mahkeme sahnelerini okurken daraldığımı fark ettim; mekânlar o kadar sıkışık ve boğucuydu ki, ben de nefes alamıyormuşum gibi hissettim. Kafka’nın anlatımı sade olmasına rağmen, yarattığı atmosfer oldukça ağırdı.
En çok zorlandığım şey ise olayların net bir sonuca bağlanmamasıydı. Normalde bir roman okurken olayların açıklığa kavuşmasını beklerim, ama burada bu beklentim sürekli boşa çıktı. Bu durum beni hem sinirlendirdi hem de düşündürdü. Belki de Kafka’nın amacı tam olarak buydu: beni rahat ettirmek değil, sorgulamaya zorlamak.
Romanın sonuna geldiğimde içimde bir boşluk oluştu. Josef K.’nın başına gelenler hâlâ anlamsızdı ve bu anlamsızlık beni uzun süre düşündürdü. Kitabı kapattığımda hikâye bitmişti ama hissettirdiği huzursuzluk devam ediyordu.
Kısacası, Franz Kafka’nın bu eserini okurken kendimi sadece bir okuyucu gibi değil, aynı zamanda sorgulayan biri gibi hissettim. Bu kitap bana net cevaplar vermedi ama çok fazla soru bıraktı. Belki de bu yüzden etkisi uzun süre geçmiyor.
Keyifli okumalar:)