Tüm insanlar aynıdır:Kendileri bir başkasının cebinden alırken yüzleri aydınlanır,gülümserler,ama kaybetme sırası onlara geldiğinde yastaymış gibi ağlarlar.
Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde,ne anasının ne babasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemişti.Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler,parlatmışlar,sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı.Kız yetiştirmekten de gaye bu değil miydi?
Evlendikten sonra bir adamın bütün gayesi ve istikbal düşüncesi,bir kere içine girmiş bulunduğu ve şimdi mukadder telakki ettiği bu belayı ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden sürükleyip götürmek,onda herkes tarafından söylenen,fakat kimse tarafından bulunamayan meziyetler ve saadetler araştırmaktır.
Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyâde,erkek için evde bir kadın bulunması;kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür.Bu izdivaç mikrobu evlendikten sonra faaliyetine başlar:Evvelce birtakım emelleri olan,yükselmek,kendini göstermek,eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik,bir lakaytlık gelir.Evde meram anlatmaya asla imkân olmayan,seviyesi,ahlak telakkisi,dünyayı:görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.
Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı;yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için,insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...