Her yeni gün, omuzlarımdaki yük bir tık daha artıyor. Sanki görünmez bir el, benden beklenenleri sürekli olarak daha yükseğe taşıyor ve ben, bu bitmek bilmeyen tırmanışta nefesim kesilmiş bir halde ilerlemeye çalışıyorum. Ruhumun derinliklerinde, beni tamamen kuşatan, adım atmamı engelleyen bir baskı hissediyorum. Bileklerime ve ayaklarıma takılmış görünmez prangalar gibi. Her bir hareketim kısıtlanmış, her bir kıpırdanışım zoraki.
Benliğim, bu ağır sorumluluklar altında yavaş yavaş eziliyor, gün geçtikçe benden uzaklaşıyor. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi, sanki başkasının hayatını yaşıyor. Özgür ruhum, bir kafesin içine hapsedilmişçesine çırpınıyor. Oysa o kafesin parmaklıkları, başkalarının beklentileri, ‘yapmam gerekenler’ ve ‘olmam gerekenler’ ile örülmüş durumda.
Bu devasa yük, sadece zihnimi değil, bedenimi de sarıp sarmalıyor. Taşıyamadığı yükü isyan eden ellerim, içimdeki gerilimi dışarı vuruyor. Boynuma doğru yayılan o kızarıklıklar ve çizikler... Onlar, bu dayanılmaz baskı altında kalan, artık kaldıramayıp isyan eden benliğimin sessiz çığlıkları. Fazla sorumluluk, bir insanın taşıyabileceğinin çok ötesine geçtiğinde, insanı sadece yormakla kalmaz, onu deliliğin eşiğine getirir. Had safhada düşünce, üst üste yığılan görevler ve bitmek bilmeyen bir ‘yetişme’ zorunluluğu... Bunlar, ruhumu ve zihnimi parça parça yıpratıyor.
Her geçen gün, benliğimden bir parça daha kopuyor, yerini yalnızca yükümlülükler alıyor. Kendimi kaybetme tehlikesiyle burun buruna yaşıyorum. Ama biliyorum ki, bu zincirleri kırmak ve o prangalardan kurtulmak, en nihayetinde benim elimde. Yeniden nefes alabilmek, yeniden kendim olabilmek için omuzlarımdaki bu ağırlığı hafifletme cesaretini göstermeliyim. Bu, bir isyan değil, sadece bir hayatta kalma çabasıdır. Artık ezilmek yerine, bu yükün