S.

S.
@Geceye_yazilan
Sorumluluk Zincirlerinin Gölgesinde Kaybolan Benlik
Her yeni gün, omuzlarımdaki yük bir tık daha artıyor. Sanki görünmez bir el, benden beklenenleri sürekli olarak daha yükseğe taşıyor ve ben, bu bitmek bilmeyen tırmanışta nefesim kesilmiş bir halde ilerlemeye çalışıyorum. Ruhumun derinliklerinde, beni tamamen kuşatan, adım atmamı engelleyen bir baskı hissediyorum. Bileklerime ve ayaklarıma takılmış görünmez prangalar gibi. Her bir hareketim kısıtlanmış, her bir kıpırdanışım zoraki. Benliğim, bu ağır sorumluluklar altında yavaş yavaş eziliyor, gün geçtikçe benden uzaklaşıyor. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi, sanki başkasının hayatını yaşıyor. Özgür ruhum, bir kafesin içine hapsedilmişçesine çırpınıyor. Oysa o kafesin parmaklıkları, başkalarının beklentileri, ‘yapmam gerekenler’ ve ‘olmam gerekenler’ ile örülmüş durumda. Bu devasa yük, sadece zihnimi değil, bedenimi de sarıp sarmalıyor. Taşıyamadığı yükü isyan eden ellerim, içimdeki gerilimi dışarı vuruyor. Boynuma doğru yayılan o kızarıklıklar ve çizikler... Onlar, bu dayanılmaz baskı altında kalan, artık kaldıramayıp isyan eden benliğimin sessiz çığlıkları. Fazla sorumluluk, bir insanın taşıyabileceğinin çok ötesine geçtiğinde, insanı sadece yormakla kalmaz, onu deliliğin eşiğine getirir. Had safhada düşünce, üst üste yığılan görevler ve bitmek bilmeyen bir ‘yetişme’ zorunluluğu... Bunlar, ruhumu ve zihnimi parça parça yıpratıyor. Her geçen gün, benliğimden bir parça daha kopuyor, yerini yalnızca yükümlülükler alıyor. Kendimi kaybetme tehlikesiyle burun buruna yaşıyorum. Ama biliyorum ki, bu zincirleri kırmak ve o prangalardan kurtulmak, en nihayetinde benim elimde. Yeniden nefes alabilmek, yeniden kendim olabilmek için omuzlarımdaki bu ağırlığı hafifletme cesaretini göstermeliyim. Bu, bir isyan değil, sadece bir hayatta kalma çabasıdır. Artık ezilmek yerine, bu yükün
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
𝘉𝘰ğ𝘶𝘭𝘥𝘶ğ𝘶𝘮 𝘥𝘦𝘯𝘪𝘻𝘦, 𝘩â𝘭â 𝘬ı𝘺ı𝘴ı𝘻 𝘣𝘪𝘳 𝘻𝘢𝘢𝘧ı𝘮 𝘷𝘢𝘳.
Kayıp Bir Miras
Boğazımda düğümlenen her nefes, bir ağıt şimdi. Ölüdür, biliyorum, paramparça olmuş bir cam kırığı gibi avucumda duran tüm o masum umutlar. Onlar ki bir zamanlar bu kuru toprağın en yeşil filizleriydi, göğü delen en cesur başaklardı. Şimdi, solmuş bir resmin soluk hatlarından ibaretler. Ve sadece ölmediler; katledildiler. Her darbe bir sözdü, her sessizlik bir hançer. Kendi ellerimizle mi kıydık onlara? Yoksa dışarıdan gelen o soğuk, o acımasız güç müydü tüm bu cinayetin faili? Bilinmez. Bilen tek şey var ki, arkalarında bıraktıkları boşluk, evreni yutan bir karadelik kadar derin. Artık beklediğim bir mucize, gözlediğim bir şafak yok. Yarın, dünden farksız bir gri gökyüzü vaat ediyor. Kalbim, sadece bir organdan ibaret; ne sevinç sığıyor içine ne de beklenti. Öldürülmüştür tüm umutlar. Ve ben, bu büyük katliamın tek mirasçısı olarak, yalnızca bu kederi taşıyorum omuzlarımda.
Palyaço: Sessizliğin Tekrarı Oda soğuktu. Kulisin loş ışığı, Pipet’in makyaj masasına bir mahzen gölgesi gibi vuruyordu. Az önce sahneyi yıkan kahkahaların yankısı, şimdi metal bir tıkırtıya dönüştü: Makyaj kutusunun kapağı. Aynadaki yüz, kireç beyazı boyanın altında gergin ve yorgundu. O devasa, boyalı gülümseme, bir maske değil, ruhuna yapıştırılmış zorunlu bir yalanın mührüydü. İşi, hüznü bir gösteri sanatına dönüştürmekti; kendi içinde taşıdığı karanlığı, dışarıdaki kalabalığa ışık olarak satmak. Peri, parmak uçlarıyla ıslak pamuğu dudaklarına değdirdi. Kırmızı boya aktıkça, gerçek dudaklarının titrek çizgisi belirdi. Bu, her gecenin aynı ritüeliydi: İnkârın soyunması. Palyaço, sevilendi; Peri ise, kimsenin görmek istemediği boşluktu. Göz çevresindeki iri, mavi damlayı sildi. O damla, sahnedeyken sahte bir gözyaşıydı; şimdi, aynada karşılaştığı insanın dertlerine dökülmüş gerçek bir yaşın habercisiydi. Kostümünü çıkardı. Rengârenk bol giysiler yere yığıldı. Geriye kalan, sıradan kumaşların içinde kaybolmaya hazır, sıradan bir insandı. Perde, onun için hiç kapanmazdı; sahne biterdi, ama maskesizliğin dramı her sabah yeniden başlardı. Pipet gitti. Peri kaldı. Ve şehrin sessizliği, palyaçonun susturulmuş çığlığını yutmaya hazırdı. ("Peri" ismi öylesine bir isim koymam gerekti attım kafadan )
Yansıma ve Bulanıklık
O an, tam ortasındaydık. Bir camın iki tarafı gibi... Ellerimiz birbirine uzandı ama dokunuş yoktu. Sadece silüetler, hatıraların sisli perdesi ardında. Sonra o sözler... Kitaptan fırlamış, ruhuma yazılmış gibi: Karşılaştık... – Nasılsın Cevap veriyorum – Bulanık Evet, tam da buydu. İçimdeki her şey bulanıktı. Manzaralar, hisler, geçmiş... Hepsi suyun altındaki eski bir fotoğraf gibi. Şimdi buğu içinde bir iz gibi duruyorum. Gözlerimde ne bir dün var ne de yarın. Sadece titrek bir ışık, kırık bir yansıma. Bazen en net cevap, bulanık olandır. Çünkü kelimelerin yetmediği bir yer vardır orası, her şeyin sadece bir his olduğu yerdir. O his, tarif edilemez. Bulanık...