S.

S.
@Geceye_yazilan
Bitmemişliğin Huzuru (Ya da Huzursuzluğu)
Belki de hayatın bütünü, devasa bir deneme yanılma küllüğüdür. Ve biz, bir şeylerin yarım kalmasına izin verdiğimiz için, hala yeni bir şey deneme enerjisini buluyoruz. Eğer her şeyi bitirebilseydik, sonlandırmanın ağırlığı altında ezilirdik. Yarım kalması, bize o anıyı ve o düşünceyi yanımızda taşıma imkanı tanıyor. O izmarit, bir başkasına ait. Tıpkı hayatıma girip yarım bıraktığım ilişkiler, aniden sonlanan sohbetler gibi. Onların bitmemişliği benim değil, akışın bir eseri. O orada durdukça, bana şunu fısıldıyor "Her şeyi bitirmek zorunda değilsin. Bazı şeyler, en çok yarım kaldığında hatırlanır, en çok ıskalandığında anlam kazanır." O, dumanı havada donmuş kalmış bir felsefe, bitmemişlik sanatının en trajikomik eseridir. Peki sizin masanızda dumanı yarım kalmış hangi metafor duruyor? Hangi büyük soruyu bitirmeye cesaret edemeden hayatın akışına bıraktınız? Buda sondu..
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Anın Durdurulması: Huzursuzluğun Kaynağı
Sigara içmeyen biri için, o yarım kalmışlık daha da güçlü bir anlam taşır. Çünkü o, benim deneyime bile cesaret edemediğim, kenarından dönüp bıraktığım bir yolun sembolü. O an ne oldu? Belki de bir projeye başladım, tam ortasında "bu benim tarzım değil" dedim ve bir köşeye attım. Belki de birine söyleyeceğim o önemli söz, dudaklarımdan dökülmeden içimde hapsoldu. Tıpkı o yakılmaya başlanmış ama sonu gelmemiş izmarit gibi. Bir başlangıç var, bir niyet var, ama son nefesi verecek kararlılık yok. O yarım kalmışlık, aslında bir kaçış değil o anı dondurma çabasıdır. Bitirirsen, o tecrübenin defteri kapanır. Ama yarım bırakırsan, o potansiyel, o 'acaba' sorusu, küllüğün kenarında inatla yaşamaya devam eder. O son dumanı içime çekmek yerine, belki de o an hayatımdaki bir kararı, bir ilişkiyi ya da bir projeyi bitirmeye gücümün yetmediğini fark ettim. Devamı (part-2 gibi bir şey)
Dumanı Yarım Kalmış Bir Melankoli: Bitiremediklerim
Ben hiç sigara içmedim. Ciğerlerime dumanı çekmedim, bir tiryaki gibi dumanı havaya bırakmadım. Ancak masamın üzerindeki küllükte duran o yarım kalmış izmarit, benim için bir bağımlılığın değil, bitmemişliğin en keskin metaforu. Herkesin bir ‘yarım kalmış’ anısı vardır. Bitirilemeyen bir kitap, söylenemeyen bir söz, gidilemeyen bir yol. O, bir arkadaşımın unuttuğu, belki de aceleyle söndürdüğü bir iz. Ama benim gözümde, o artık sadece tütün ve kağıt değil; o, hayatımın yarım kalan her anının fiziksel bir temsili. O, ne tam bir sonun ne de yeni bir başlangıcın habercisi. Tamamen sönmüş, bitmiş olsa, mesele yok. O zaman o, bir vedanın, bir kabul edişin simgesi olurdu. Ama o öylece, yanmayı bıraktığı noktada donup kalmış. Beyaz kağıdın ucunda usulca kararan tütün, sanki son bir nefesi içine çekmeyi reddetmiş.. Devamı olacak.. (part-1)
İçerideki Sessiz Çığlık: Yasaklı Duygulara Bir Mektup
Sevgili Mahkum Duygularım, Size bu mektubu yazıyorum, çünkü duvarlarınızı inşa edenin ben olduğumu biliyorum. Sizi kapattım, çünkü toplum "fazla" olduğunuzu söyledi. Seni, Öfke, kapattım, çünkü güçlü bir kadının (ya da nazik bir erkeğin) öfkelenmeye hakkı yoktu. Seni, Derin Üzüntü, mühürledim, çünkü "güçlü olmalıydım" ve gözyaşlarım zayıflık bayrağıydı. Seni, Kıskançlık, en derine gömdüm, çünkü varlığın bile beni "kötü insan" yapıyordu. Siz birer mesajcıydınız, birer elçi. Biri sınırlarıma tecavüz edildiğini, diğeri kalbimde bir kaybın yaşandığını, bir diğeri ise karşılanmamış bir ihtiyacın olduğunu fısıldıyordu. Ama ben mesajınızı dinlemek yerine, sizi susturmayı seçtim. Kilit vurdum. Ne var ki, bu hapishane işe yaramadı. Ben, gardiyanınız, sizden daha çok yoruldum. Siz içeride ne kadar sessiz kalırsanız, bedenim o kadar yüksek sesle çığlık atmaya başladı. Sırtım kamburlaştı, midem düğümlendi. Yüzümde, bastırılmış bir hayatın huzursuzluğu belirdi. Artık biliyorum sizler benim düşmanım değildiniz, görmezden geldiğim parçalarımdınız. Sizi dışlamak, hayatın renk paletinden vazgeçmek demekmiş. Sizi yargıladıkça, kendimi de yargılamışım. Bu yüzden kapıları açıyorum. Gel. Gel, Öfke, ve bana sınır koymayı öğret. Gel, Üzüntü, ve beni insan yapan kırılganlığımla tanıştır. Gel, her neysen.. sana yer var. Sana özgürlük vermiyorum, çünkü sen zaten özgür doğdun. Sadece seni görmeyi seçiyorum. Ve belki de asıl mahkumiyet, sizi görmezden geldiğim zamandı. Hoş geldiniz.
Bir kış var içimde
İçimde donmayan bir soğuk var. Ellerim buz kesiyor ama asıl üşüyen, tenim değil. Sanki ruhumun damarlarına kadar işlemiş bir kış var içimde ne güneş eritiyor, ne dua ısıtıyor. Avuçlarımda görünmez yaralar açılmış; her dokunuşta acıtan, her temasla hatırlatan. Boğazımda bir ağrı değil bu, sanki biri oturmuş oraya… sessizce, inatla, beni içerden sıkıyor. Nefes almak, bir görev gibi artık. Her solukta biraz daha eksiliyorum. Düşünüyorum.. bu acı, kırgınlıklarımın yankısı mı, yoksa insan dediğin varlığın çaresizliğinin bir başka yüzü mü? Belki de fark etmeden taşıdığım her hayal kırıklığı, bedenime dönüyor soğuk, ağrı, kesik olup. Ve anlıyorum, insan bazen hasta olduğu için değil.. fazla hissettiği için tükeniyor.