Sevgili Mahkum Duygularım,
Size bu mektubu yazıyorum, çünkü duvarlarınızı inşa edenin ben olduğumu biliyorum.
Sizi kapattım, çünkü toplum "fazla" olduğunuzu söyledi. Seni, Öfke, kapattım, çünkü güçlü bir kadının (ya da nazik bir erkeğin) öfkelenmeye hakkı yoktu. Seni, Derin Üzüntü, mühürledim, çünkü "güçlü olmalıydım" ve gözyaşlarım zayıflık bayrağıydı. Seni, Kıskançlık, en derine gömdüm, çünkü varlığın bile beni "kötü insan" yapıyordu.
Siz birer mesajcıydınız, birer elçi. Biri sınırlarıma tecavüz edildiğini, diğeri kalbimde bir kaybın yaşandığını, bir diğeri ise karşılanmamış bir ihtiyacın olduğunu fısıldıyordu. Ama ben mesajınızı dinlemek yerine, sizi susturmayı seçtim.
Kilit vurdum.
Ne var ki, bu hapishane işe yaramadı. Ben, gardiyanınız, sizden daha çok yoruldum. Siz içeride ne kadar sessiz kalırsanız, bedenim o kadar yüksek sesle çığlık atmaya başladı. Sırtım kamburlaştı, midem düğümlendi. Yüzümde, bastırılmış bir hayatın huzursuzluğu belirdi.
Artık biliyorum sizler benim düşmanım değildiniz, görmezden geldiğim parçalarımdınız. Sizi dışlamak, hayatın renk paletinden vazgeçmek demekmiş. Sizi yargıladıkça, kendimi de yargılamışım.
Bu yüzden kapıları açıyorum.
Gel. Gel, Öfke, ve bana sınır koymayı öğret. Gel, Üzüntü, ve beni insan yapan kırılganlığımla tanıştır. Gel, her neysen.. sana yer var.
Sana özgürlük vermiyorum, çünkü sen zaten özgür doğdun. Sadece seni görmeyi seçiyorum. Ve belki de asıl mahkumiyet, sizi görmezden geldiğim zamandı.
Hoş geldiniz.